AKP’nin emperyalistlere kendini kanıtlama planı bozuldu

Bu koşullarda emperyalistlerin toplumun çoğunluğu nezdinde gayri meşru duruma düşmüş bir dikta heveslisine yatırım yapmaları kolay değil. Bir kez daha vurgulayalım ki, emperyalistlerin bu tutumu dikta rejimine karşı olmalarından kaynaklanmıyor. Zira bu rejimi yıllarca desteklediler. Referandumdan güçlü çıkabilmiş olsaydı, her şeye rağmen burunlarını kapatıp eski tarzda işbirliğine devam da edebilirlerdi.

T. Erdoğan AKP’sinin referandumdan istediği sonucu alamaması ve bunca zorbalık, rüşvet, hırsızlık, hile ve hurdaya rağmen ancak %51’i yakalaması, emperyalist efendilere “tek muhatabınız benim” mesajı verme heveslerini yerle bir etti. Emperyalist merkezlerden yansıyan ilk tepkiler, bu kadarlık bir “başarı”nın T. Erdoğan’ı yeniden “makbul” hale getirmeye yetmediğini gösteriyor. İktidara tırmanışını emperyalist/siyonist güçlere borçlu olan AKP, bu güçler nezdinde yeniden kabul görmek için adeta çırpınıyor.

“Eze eze geleceğiz” histerisi

Kendisini şaha kaldıran emperyalist güçler nezdinde imajının çizildiğini fark eden AKP şefi, referandumdan zaferle çıkarak yeniden “makbul işbirlikçi” mertebesine yerleşmeyi hayal ediyordu. Meydan nutuklarında bu hevesini dillendiren T. Erdoğan, “‘Hayır’cıları eze eze geleceğiz batılıların karşısına ve bizi muhatap almak zorunda kalacaklar” türü ifadeler kullanarak, emperyalist merkezlere hizmet etmeye verdiği önemi dile getirmişti. Zira “saltanat koltuğu”nda rahat olabilmesi için emperyalist efendilerin desteğinin önemini kimse AKP şefinden iyi bilemez.

Dinci faşist diktaya karşı çıkanları ezerek emperyalistlere kendini kanıtlama histerisine kapılan T. Erdoğan ile müritleri, referandumdan umduklarını bulamadılar. Zira bunca şaibeye rağmen %51 sınırlarında kalan ve “toplumsal uzlaşma” değil “toplumsal kutuplaşma” yaratan dikta heveslileri, bu halleriyle emperyalist merkezlerin beklentilerini karşılayamadılar. Ne AB ne ABD referandum sonucunu AKP için zafer kabul etti. Her iki merkezden yansıyan açıklamalar, eze eze kendini kanıtlama histerisinin hedefine ulaşamadığını gözler önüne serdi.

Sonuçlar AB’yi kaygılandırdı

Yansıyan ilk tepkiler, AB’de dinci faşist tek adam diktasına açık destek verebilecek bir güç kalmadığına, tersine gelişmelerden derin bir kaygı duyulduğuna işaret etti. Hem AB yetkilileri hem üye ülkelerin liderleri tarafından yapılan açıklamalarda, T. Erdoğan AKP’sinin Türkiye’de yarattığı kutuplaşmanın tehlikelerine işaret edildi. Birçok açıklama ya da analizde dikta rejim tehlikesine de dikkat çekildi. AB emperyalistlerinin dikta rejim karşıtlıkları tartışmalı olsa da, bu açıklamalar AKP şefinin makbul olma döneminin nihayete erdiğini bir kez daha teyit etmiştir.

Referandum yorumları, her şeyi dinci faşist tek adam diktasına endeksleyen T. Erdoğan’la müritlerinin AB ülkeleriyle yarattıkları “yapay kriz”lerin aşılmasının kolay olmadığını gösterdi. Görünen o ki, T. Erdoğan’ın ‘Evet’ oylarını arttırmak hedefiyle AB ülkelerine “faşist/Nazi artığı, haçlılar” diye saldırması, kolay affedilmeyecek. AKP’li bakanlar tarafından “Referandum geride kaldı. Artık AB ile ilişkiler normal seyrine dönebilir” türü açıklamalar yapılsa da, bu öyle kolay olmayacak.

Faşist Trump’tan beklenti henüz karşılık bulmadı

AB karşısında esip gürleyen T. Erdoğan, Trump yönetimi karşısında “dut yemiş bülbül” misali sessiz kaldı. Oysa son dönemde Trump yönetiminin PYD ile ilişkiler, Müslüman ülke vatandaşlarına karşı ırkçı uygulamalar, THY ile seyahat eden yolculara getirdiği kısıtlamalar, İsrail’deki ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma girişimi gibi icraatları oldu. Bu adımlar Trump tarafından değil de herhangi bir AB ülkesinin lideri tarafından atılmış olsaydı hem AKP şefi hem medyadaki tetikçi-beslemeleri ortalığı velveleye verirlerdi.

Trump yönetiminin icraatlarını alçaltıcı bir sessizlikle izleyen AKP iktidarı, ABD’nin Suriye’ye füzelerle saldırmasıyla sevinç naraları atmaya başladı. Üçüncü dünya savaşını tetikleyebilecek bir savaş istediğini ve bu konuda üstüne düşeni yapmaya hazır olduğunu ilan eden T. Erdoğan, tüm bunlara rağmen, halen Washington’dan beklediği “mutlu haber”i alabilmiş değil. Dahası iktidarın referandumla ilgili resmi açıklamalarını pek dikkate almayan ABD’nin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) raporunu beklediğini açıklaması, AKP şeflerini daha da sarstı. Umut bağladığı faşist Trump’a yaranmak için bu kadar kıvranan AKP şefinin, AGİT raporuna ateş püskürmesi tesadüf değil.

Washington’da dinci faşist tek adam dikta rejiminin ABD için işlevsel olacağını savunanlar var. Zira böyle bir rejimi kirli/kanlı işler için kullanmalarının daha kolay olacağını biliyorlar. Ancak referandum sonuçları, dinci faşist tek adam diktası için gerekli meşruiyeti sağlayamadı. Bundan dolayı ABD’deki savaş kundakçılarının sessiz bekleyişi devam ediyor. 

Şaibeli referandum AGİT raporunda

AKP’nin kendini emperyalist merkezlere yeniden kabul ettirmesinin kolay olmayacağı, AGİT’in hazırladığı referandum gözlem raporundan da bellidir. Yakın zamana kadar dinci rejimin faşist zorbalıklarına kayda değer bir tepki göstermeyen AB, AGİT raporu ile hem referandum sürecindeki baskı ve zorbalıklara dikkat çekti hem referandumun şaibeli olduğu gerçeğini kabul etti. AGİT raporu, dinci faşist diktaya “hukuksal kılıf” uydurma girişiminin batılı emperyalistler nezdinde meşruluk kazanmasının kolay olmayacağına işaret ediyor.

Yakın zamanda burunlarını kapatarak da olsa AKP iktidarıyla Suriyeli mülteciler konusunda anlaşmalar imzalayanlar, artık eskisi kadar rahat olamayacaklar. Çünkü muhatapları, şaibeli bir referandumla yönetimi gasp eden bir dikta rejimidir.

Bu koşullarda emperyalistlerin toplumun çoğunluğu nezdinde gayri meşru duruma düşmüş bir dikta heveslisine yatırım yapmaları kolay değil. Bir kez daha vurgulayalım ki, emperyalistlerin bu tutumu dikta rejimine karşı olmalarından kaynaklanmıyor. Zira bu rejimi yıllarca desteklediler. Referandumdan güçlü çıkabilmiş olsaydı, her şeye rağmen burunlarını kapatıp eski tarzda işbirliğine devam da edebilirlerdi. Oysa bunu yapmaları artık kolay değil. Zira zıvanadan çıkmış bu zihniyet, tüm baskı ve zorbalıklara rağmen artık toplumun dinamik kesimlerinin çoğunluğu tarafından reddedilmektedir.