Birlik ve ayrılığın gölgesindeki İspanya ve ulusal hareketlerin açmazları - A. Serhat

Bask Ülkesi’nin birliği ve bağımsızlığı için yola çıktığı, bu uğurda çok sayıda insanın ölümüne yol açtığı halde, gelinen yerde egemen ulus burjuvazisinin belirlediği sınırlar içinde kalmaya razı olmak, günümüz ulusal hareketlerinin kaderi olsa gerek. Ulusal hareketlerin düzenin sınırlarını aşamamaları ve devrimci bir programatikten yoksun oluşları, onları ya İspanya örneğinde olduğu gibi bir yok oluşa ya da bazı sınırlarda ABD bayrağı dalgalandırarak kendini güvence altına almaya götürür.

Bugünkü İspanya’nın çekirdeğini oluşturan Aragon ve Kastilya krallıklarının birbirinden çok farklı yönetsel yaklaşım biçimlerinin ve kurumsal farklılıklarının olması, en önemlisi de tarihsel süreç içinde entegrasyonu başaramamış olmaları, İspanyol ulusal bilincinin oluşmasını geciktiren önemli faktörlerdir. Farklı etnik kökenlerin varlığı ve farklı siyasal-sosyal kurumların yan yana yaşaması, birbiriyle kaynaşmaya ve karışmaya direnen, daha çok da yan yana yaşamayı tercih eden bir birliktelik, asırlardır İspanya’nın en temel karakteristiğini oluşturmaktadır.

17. ve 18. yüzyıllarda devletin merkezileştirilmesi adına yapılan müdahaleler, en başta Bask Ülkesi olmak üzere Katalonya ve Galiçya’da tepkilere neden olmuş ve bu süreç bir şekliyle kesintiye uğramıştır. Uzunca bir tarihsel arka planı olan Bask ve Katalonya’nın özerk yönetimleri, veraset savaşlarının ardından gelen merkezi devlet otoritesinin oluşturulmasına karşı büyük bir direnç göstermiş ve bu süreç 19. yüzyıla kadar sarkmak durumunda kalmıştır. Bu yüzyıldaki milliyetçilik hareketlerinin yarattığı basınç, İspanya’nın yitirdiği imparatorluk gücü ve ekonomik anlamda rakiplerine nazaran çok geriden geliyor olması, merkezi otoritenin oluşmasındaki en büyük engeller olarak sıralanabilir. Ayrıca İspanya aynı dönemde siyasal anlamda farklı ideolojik akımların birbiriyle çatışmalı olduğu (monarşistler-cumhuriyetçiler, laikler-dinciler, gelenekselciler-liberaller vb.) bir ülke durumundadır. Haliyle de İspanya’nın ulus oluşturma çabaları ve merkezi otoritenin yaratılması için yaptığı hamleler başarıya ulaşamamıştır.

Bu başarısızlığın gerisindeki ikinci en büyük faktör ise asırlardır ayrıcalıklı bir konumları olan Bask ve Katalonya’daki özerk yönetimlerin (Katalonya’yı bir parça bunun dışında tutmak gerekiyor) merkeziyetçi, laik ve liberal kesimlere karşı, gerici Katolik kilisesi, geleneksel monarşistler vb. kesimlerle ortak hareket etmeleridir. Özellikle de Bask bölgesindeki milliyetçi akımların Birinci ve İkinci Cumhuriyet dönemlerindeki gerici tutumları, bunun en çarpıcı örneğini oluşturmaktadır.

İspanya’daki merkezi otorite ve özerk bölgelerin yönetimsel ilişkileri hep sıkıntılı ve sorunlu bir şekilde 1870-76 yıllarındaki II. Karlist savaşlarına kadar devam eder. Her ne kadar sorunlu bir ilişki de olsa yan yana bir çatı altında yaşamayı bir şekliyle başarabilmişlerdir. II. Karlist savaşının ardından yönetsel özerkliklerin ortadan kaldırılması, daha çok da Bask Ülkesi’nde büyük ve artık önüne geçilemeyen bir milliyetçilik dalgasının yayılmasına neden olur.

Yalnız burada Katalonya ve Bask milliyetçiliğini birbirinden ayırmak da gerekiyor. Katalonya milliyetçiliği daha çok kültürel formlar içinde ifade edilebilirken, Bask milliyetçiliği ve onun teorik arka planı ırkçılığa daha yakın durmakta ve oradan epeyce beslenmektedir. Hiç kuşkusuz bu yaklaşıma nedensellik oluşturan başka bir takım siyasal gelişmeler de aynı İspanya toprağında uzunca bir dönem var olagelmiştir ve hâlâ da ortadan kalkmış değildir. İspanyol egemen sınıflarının kendi doğal periferisi olarak kabul ettiği Bask, Katalonya ve Galiçya gibi özerk bölgelere karşı uyguladığı baskıcı politikalar, bu bölgelerdeki, özellikle de Bask topraklarındaki ulusal hareketlere çok gerici bir siyasal zemin de hazırlamıştır. Buna Basklılara has ilkel-milliyetçi tutumlar ve ulusal karakter de eklenince ortada asırlardır bir başarı şansı elde edememiş ve giderek yozlaşarak çürüyen bir ulusal hareketler tortusu kalmıştır.

Bask milliyetçiliğinin kurucu babası Sabino Arana, ki aynı zamanda Milliyetçi Parti’nin de kurucusudur, milliyetçiliğin temel unsurlarını 1880-1890’lı yıllarda şöyle sıralamaktadır: “Bask milliyetçiliğinin temeli, Bask ırkının korunması, İspanyollarla hiçbir şekilde karışmaması, düşmanımızın dilimizi öğrenmesi durumunda gerekirse başka bir dilde iletişim kurulmasıdır” diye ifade eder. Yine İspanyolları aşağılamak adına onlara atfen söylediği, “Darwin’in haklı olduğunu İspanyollara bakınca kolayca anlayabiliyorum” cümlesi, ilkel anlamda bir milliyetçilikten öte, ırkçılığa varan tanımlamalardır.

Bask Ülkesi’nde milliyetçiliğin yaygınlaşmasına öncülük edenler daha çok orta sınıf din adamları, köylüler ve şehir küçük-burjuvazisi olmuştur. Karlizm’in geleneksel ve koyu Katolik yapısı, modernliğe karşı duruşu, Bask milliyetçiliğine tam da bu din adamları üzerinden sirayet eder ve onu yeri geldiğinde sanayi gelişiminin düşmanı bir konuma iter. Tarihsel olarak milliyetçilik süreçlerinin hâlâ ilerici olduğu bir dönemde teorik arka planı son derece bozuk olan çok nadir bir örnektir Bask milliyetçiliği. Şüphesiz Bask burjuvazisinin bağımlı karakteri ve ikiyüzlülüğü burada büyük bir rol oynamakta ve bu bozuk, şekilsiz milliyetçiliğin oluşmasında önemli bir yer teşkil etmektedir. Bask burjuvazisi, yeri geldiğinde İspanyol burjuvazisi ile olan ekonomik bağları ölçüsünde milliyetçi hareketten uzak durur ve milliyetçi hareketi çıkarlarının önünde bir engel olarak görürken, yeri geldiğinde de İspanyol sermaye devletinin yarattığı olanaklardan daha fazla pay kapmak adına milliyetçi hareketlere yakınlık gösterir. Bask egemen sınıflarının asırlardır temel karakteristik bir özelliği olan işbirlikçilik, hâlâ da bu minval üzerinden devam etmekte ve siyasal egemenliğini bu şekilde sürdürebilmektedir.

Franko İspanya’sı ve ETA’nın ortaya çıkışı

İkinci Cumhuriyet dönemi diye de tabir edilen 1931-39 yılları arasındaki süreçte Bask, Katalonya ve Galiçya’ya tanınan özerk bölgeler bağlamındaki haklar, iç savaşın ardından iktidarı ele geçiren Franko tarafından ortadan kaldırılır. Yaklaşık 40 yıl iktidarda kalan faşist Franko rejimi dönemindeki İspanya, başta komünistler olmak üzere toplumdaki diğer ilerici katmanların ve bölgesel özerkliklerin de nefes alamadığı, gerici ve ağır siyasal baskıların damga vurduğu bir ara dönem olarak yaşanır. Bu aynı süreç özellikle de Bask Ülkesi’ndeki muhalefetin neredeyse bitirilme noktasına getirildiği önemli bir eşiktir.

Yaşanan dikta rejimi ve olağanüstü hal koşullarında, özellikle de Fransa ve İngiltere’yi mesken tutmuş milliyetçi parti PNV saflarından bir kopuş başlar. PNV’den ayrılan bir grup genç ilk etapta “Ekin” diye bir dergi etrafında örgütlenmeye başlar. Bu oluşum çok geçmeden 1958 yılında ETA (Euskadi Ta Askatasuna-Bask Ülkesi ve Özgürlük) adını alır ve örgütlenmesini bir üst aşamaya taşır. ETA öncelikli olarak Bask dilini, kültürünü, kimliğini korumayı ve de İspanya’ya ait her ne varsa ona karşı gelerek (ki bu söylem Sabuno Arana’ya aittir), Franko rejimine Basklı kalarak direnmeyi esas alır.

Ne var ki ETA’nın ortaya çıkışı sadece Franko rejimine değil, aynı zamanda Bask burjuvazisine karşı da bir tehdit olarak görülmelidir. İspanya’nın en gelişmiş bölgelerinden biri olan Bask Ülkesi ve onun burjuva egemen sınıflarının Franko rejimiyle derinlemesine bir bağımlılık ilişkisi ve kirli ilişkileri vardır. 1960 yılından itibaren şiddet eylemlerine başlayan ETA hem İspanya içinde hem de dünya çapında bir sempatiyle karşılanır. ETA, Franko rejimine karşı yürüttüğü mücadelede en az komünistler kadar etkili olmuştur ve yarattığı etki en çok da dünya halkları nezdinde ona bir itibar kazandırmıştır. Öyle ki, 1973 yılında 10 tutuklu komünist liderin yargılanmasına 15 dakika kala, dönemin başbakanı Carrero Blanco’ya suikastte bulunmuş ve bu eylem dünya çapında büyük bir yankı uyandırmıştır. Ne var ki bu aynı dönemde aynı ETA İspanya’yı faşist Franko rejiminden kurtarmaktan çok Bask Ülkesi’nin ayrılığı için mücadele yürütmüştür.

Öte yandan bu aynı yakın tarihsel süreç dünyada büyük bir sol dalganın olduğu, Küba, Vietnam ve Cezayir gibi ulusal kurtuluş hareketlerinin başarıya ulaştığı ve ETA’nın da bu gelişmelerden payına düşeni aldığı önemli bir tarihsel evredir. ETA tam da bu dönemde programatik olarak bir değişikliğe giderek, klasik anlamda Bask milliyetçiliğinden uzaklaşmaya ve sınıf hareketine daha yakın bir yerde konumlanmaya çalışır. Her şeyden önce Katolik kilisesine ve onun etki alanına cepheden bir tutum alarak laisizmi savunur ve homojen bir Bask ulusu terminolojisini terk eder. ETA’daki bu yeni değişim dönemi, 1974 yılına gelindiğinde parti içi iki farklı ekolü (sosyalistler ve milliyetçiler olarak) karşı karşıya getirir ve ETA’nın ikiye bölünmesine yol açar. 1981 yılında ordudaki aşırı sağcı subayların darbe girişimi ve başarısızlıklarının ardından ETA’nın sosyalist kanadını oluşturanlar, demokratik platformda mücadele etme kararı alarak, silahlı mücadeleyi terk ederler. Her ne kadar bir kısım militanı daha sonra ETA’nın milliyetçi kanadıyla birleşse de “sosyalistler” cephesinde süreç genelde böyle yaşanır.

Franko’nun 1975 yılındaki ölümü ülkede yaklaşık 1978 yılına kadar sürecek olan bir belirsizlik döneminin kapısını açar. Ağır bir baskıcı faşist rejimin ardından yeni bir anayasanın yapılması ve her şeyden önce de İspanya’nın parçalanmasına engel olmak adına İspanyol burjuvazisi, 1978 yılında, ülkeyi 17 farklı özerk bölgeye ayıran “demokratik” bir değişime öncülük eder. Bu arada her özerk bölgenin, özerklik kanunları aynı değildi. Bu, onların tarihsel süreç içindeki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel durumları göz önünde bulundurularak yapılmış yeni bir düzenlemeydi. Bu anlamda Bask Ülkesi, Katalonya ve Galiçya gibi köklü özerklik geleneği olan bölgelerin durumları daha bir kendine has özellikler taşımaktaydı. 1978 yılındaki yasal düzenlemeler, başta Bask olmak üzere bütün özerk bölgelere geniş haklar tanımıştır. İspanyol burjuvazisi, tarihsel deneyiminin verdiği bilinçle, ETA’yı ortadan kaldırmak için özerk yönetimlerin yetki alanlarını genişletmeye ve böylece örgütün toplumsal tabanını zayıflatmaya çalışmıştır.

İspanya-Fransa ortaklığı ve ETA için sonun başlangıcı

Bilindiği üzere Bask Ülkesi coğrafi olarak üç parçaya ayrılmıştır. Büyük bölümü İspanya sınırları içinde olan Bask topraklarının bir kısmı bugünkü Fransa’nın güneyinde, bir diğer kısmı da yapılan referandum sonucu ayrılan ve yine özerk bir bölge olan Navarra’dan oluşmaktadır. ETA için büyük bir lojistik kaynak olan Fransa’daki Bask bölgesi, Fransız-İspanyol ilişkilerinin sorunlu olduğu süre içinde tayin edici bir rol oynamıştır. Fransa’da çok rahatlıkla barınma olanakları bulan ETA militanları 1980’li yıllarda Fransa ve İspanya arasındaki geri iade anlaşmaları, Avrupa Birliği’ne üye iki ülkenin karşılıklı çıkar ilişkileri vb. nedenlerle rahat hareket edebilme olanaklarından yoksun kaldılar. Ayrıca Fransa için ileride tehlike teşkil edebilme olasılığı göz önünde bulundurularak, ETA militanları, daha çok da üst düzey yönetici konumunda bulunanlar birer birer yakalanarak İspanyol devletine teslim edildiler. Fransa ve İspanya arasında gelişen iyi ilişkiler ve ’80’li yıllardan bugüne dek devam eden balayı yılları ETA için önemli bir darbe olmuş ve onu adeta hareket edemez hale getirmiştir. Her ne kadar varlığını korumak ve hâlâ ayakta olduğunu göstermek adına kimi eylemler yapmış olsa da ETA’nın bir sona doğru adım adım yaklaştığı bilinmekteydi.

Sovyetler’in yıkılması ve dünyada estirilen liberal demokratizm havası İspanya’daki sınıf hareketinden öcü gibi uzak duran ETA içinde var olan bütün bir sol muhalefeti de tüketmiş ve onu tipik marjinal Bask milliyetçiliği ile sınırlı bir hareket haline getirmişti. Bu aynı süreç ETA’nın giderek kitlesel desteğini yitirdiği ve Basklılar tarafından yalnızlaştırıldığı tarihsel bir kesittir de aynı zamanda. Yakın zamana kadar ağırlıklı olarak Bask Ülkesi’ndeki yerel parlamentoya ve de Avrupa Birliği Parlamentosu’na temsilci gönderecek kadar bir gücü olan ve bunu daha çok da legal partisi olan Herri Batasuna üzerinden yapabilecek olanaklara sahip ETA, giderek bütün bir politik ağırlığını kaybetmekle yüz yüze kalmıştır. İspanyol devletinin baskıcı ve kuşatmacı politik hamleleri karşısında dar ve sınırlı milliyetçilik programatiği ETA’yı çözülmeyle baş başa bırakmıştır. 1978 Özerklik Yasası’nın özerk bölgelere tanıdığı haklar ve anayasal güvence, ekonomik olarak İspanya’nın en gelişmiş bölgeleri olmaları itibariyle kişi başına düşen gayri safi milli hasıladaki payları ve tabii ki kentleşmenin hızlı yaşanması vb. gelişmeler, etnik ağırlıklı sorunları tali bir duruma düşüren önemli etkenler olmuştur.

ETA gibi yarım asrı geride bırakan tarihsel bir deneyimden ve kendinden önceki partilerin asırlık tecrübelerinden ders çıkarmayı becerememiş olmak gerçekten çok hazindir. Bask Ülkesi’nin bağımsızlığını savunmak ve onun için mücadele etmek kadar doğal bir şey olamaz. Ne var ki günümüz dünyasının gerçekleri, sınıf ilişkileri ve sermaye düzeninin doğası anlaşılır kılınarak devrimci bir pozisyon alınamazsa, ulusal hareketlerin gelip varacağı yer son tahlilde düzenin sınırları ve düzene itaattir.

Kuskusuz ulusal hareketlerin bu noktaya ya da bir başka anlama gelmek üzere düzen içi çözüm arayışı programlarına fit olmalarının gerisindeki en büyük handikap; birincisi, ulusal hareketin kendine has sınırları ve darlığıdır. İkincisi de ulusal hareketleri sol bir çizgide tutabilecek devrimci sınıf hareketinin zayıflığı ve alternatifsizliğidir. Ulusal sorunun derin sancılarını yaşayan Türkiye ve Kürdistan halklarına bir dönem örnek olarak gösterilen “Bask Modeli”nin bugün içinde bulunduğu durumu o çok akıllı liberallerimize bu vesileyle hatırlatmış olalım. Bask ya da Katalonya’nın, yahut Galiçya’nın ellerinde bulundurdukları özerklik haklarının tamamı 1931-36 yıllarında ve hatta asırlar öncesinden tanınmış ve ilgili toplumlar tarafından içselleştirilmiş kazanımlardır. Ayrıca 1978 yılında Franko sonrası yeniden yapılan yasal düzenlemelerin üzerine eklenmiş yeni bir gelişme söz konusu değildir. Yapılan sadece ve sadece anayasal bir “güvence”nin sağlanmasıdır. Silahlı mücadeleyi bırakma kararı alarak silahlarını teslim eden ETA’nın yarım yüzyılı aşan mücadelesinin sonucunda egemen sınıfların Bask bölgesine bahşettikleri özel bir hak yoktur. Nihayet Bask toplumuna söylenen şeyin bütün bir özü ve özeti, “artık Avrupa Birliği ülkesiyiz ve bağımsızlık mücadelesi yürütmenin bir anlamı kalmamıştır”dan ibarettir.

Aslında çok fazla söze gerek kalmadan ulusal bir hareketin geldiği ya da geleceği yeri özetlemesi açısından ETA deneyimi ibret vericidir. 1980’li yıllarda muhafazakâr ve “sosyalist” partilerin iktidarlarında havuç-sopa politikasıyla teslim alınan ve bitirilme noktasına getirilen, Bask Ülkesi’nin irili ufaklı milliyetçi hareketleri ve ETA’nın, Türkiye’deki Kürt ulusal sorunu ve PKK için bizdeki liberal takımı tarafından örnek gösterilmesi oldukça düşündürücüdür. Güney Kürdistan ve Rojava’daki gelişmelerden mahrum bir Kürt özgürlük hareketinin aynı akıbeti yaşamaması için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Son yaşanan “hendek savaşları”nın ardından büyük bir kıyıma uğrayan Kürt hareketinin aynı akıbeti daha ağır sonuçlarıyla yaşamaması için hâlâ da bir şans bulunmaktadır. ETA’nın yaptığı hatayı yapmamak demek, Kürt özgürlük davasını Türkiye işçi sınıfının da davası haline getirebilmek için adım atmak ve mücadeleyi ortaklaştırmak demektir. Öyle bir mücadele ki içinde bulunduğu reformist handikaplardan, düzen içi çözüm arayışlarından ve bütün etnik hassasiyet yüklü bagajlarından kurtulmuş, yepyeni bir politik duruş ve ona uygun bir davranış olmalıdır bu.

2006 yılında eylemsizlik kararı alan ETA, bu süreci 2011 yılında “silahlı mücadeleye gerek görülmedikçe başvurulmayacak” çizgisine evirmiş ve nihayet 2017 yılının Mart ayının ilk haftasında da silah depolarının yerlerini Fransız polisine bildirerek silahlı mücadeleye son vermiştir. Bask Ülkesi’nin birliği ve bağımsızlığı için yola çıktığı, bu uğurda çok sayıda insanın ölümüne yol açtığı halde, gelinen yerde egemen ulus burjuvazisinin belirlediği sınırlar içinde kalmaya razı olmak, günümüz ulusal hareketlerinin kaderi olsa gerek. Ulusal hareketlerin düzenin sınırlarını aşamamaları ve devrimci bir programatikten yoksun oluşları, onları ya İspanya örneğinde olduğu gibi bir yok oluşa ya da bazı sınırlarda ABD bayrağı dalgalandırarak kendini güvence altına almaya götürür.

İspanya’daki etnik milliyetçiliğin tarihsel gelişimi ve geldiği yer, yukarıda da kısaca özetlemeye çalıştığımız gibi öyle aman aman denilecek tarzda bir başarı hikayesine sahip değildir. Bırakınız bir başarı hikayesini, Bask Ülkesi’ndeki milliyetçi hareketlerin neredeyse tamamı (ETA’nın 1960 ve 1990’lı yıllar arasındaki politik çizgisini ve tutumunu bir parça dışında tutarsak) İspanya’daki sınıf hareketini geriletici ve gerici bir rol oynamıştır. Her ne kadar Katalonya’daki partiler biraz da küçük burjuva politik kimlikleri üzerinden İspanya’daki sınıf hareketine yakın durmuş olsalar da İspanya’daki sınıf hareketinin toplam gelişim seyri üzerinden baktığımızda, aynı şeyleri Katalonya ve Galiçya’daki etnik akımlar için de rahatlıkla söyleyebiliriz.