Fransa cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine

E. Macron, seçim başarısının ardından yerlisi ve göçmeni ile tüm bir Fransız işçi ve emekçilerine, “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sözü verdi. Hiç kuşkusuz bunun hiçbir samimiyeti bulunmamaktadır.

Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini, beklenildiği gibi, %65,8 oy alarak Emmanuel Macron kazandı.

Macron henüz 39 yaşında ve Fransız siyasetinde yeni bir yüz sayılır. Genç ve siyasette deneyimsiz olmasına karşın, kesinlikle yeni biri değil. Macron işe Rothschild üst düzey yetkilisi olarak başladı. Ardından François Hollande’a danışmanlık yaptı. Buradan Manuel Valls hükümetinin ekonomi bakanlığı görevine atandı. Bu görevdeyken işçi ve emekçilerin pek çok kazanımını budayan ve adı ile anılan “Macron yasaları” ile ünlendi.

Parasever biri olarak E. Macron, vesile doğdukça amacının “milyarder olmak” olduğunu sıkça dillendiren biriydi. Nitekim başarılı bir bankacı olduğu biliniyor. Rothcshild’le işe başlaması tesadüf değildi. Bu özellikleriyle E. Macron Fransız mali oligarşisinin ve Fransa’nın TUSİAD’ı sayılan patron örgütü MADEF’in, demek oluyor ki, düzenin has adamıdır.

Aslında Macron’un kurduğu “En Marche-Yürüyüş” bir parti değildi ve bu açıdan bir şansı bulunmuyordu. Nedir ki koşullar onu öne çıkardı ve Fransız finans kapitalini temsilen cumhurbaşkanlığı için aday oldu. Bir bakıma Fransız mali oligarşisi tarafından adeta bu göreve atandı. Öte yandan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda havlu atan önemli simalardan Fillon ve Hamon, aldıkları yenilginin daha ilk saatlerinde Macron’u destekleme çağrısı yaptılar. Onları kimi büyük sendikaların Macron’u destekleme çağrıları izledi. Mevcut Cumhurbaşkanı Hollande da destekleyenler kervanına katıldı. Keza insan hakları dernekleri, üniversite rektörleri, sinema sanatçıları da kervandaki yerlerini aldılar. Ülkenin en yüksek tirajlı gazeteleri, Le Figaro ve Le Monde Macron için etkin bir kampanya yürüttüler.

Bu arada bilindiği üzere Avrupa Birliği (AB) belli bir süreden beridir bir dağılma korkusu yaşıyor. İngiltere’nin Brexit’le AB’den kopması, bu korkuyu daha bir büyütmüştü. Bu korkunun bir kabusa dönüşmemesi için harekete geçilmişti. Bu tehlike önce İtalya’da savuşturuldu. Onu Hollanda seçimlerinde AB yanlısı hükümetin zafer adımı izledi. Bu kez de Macron şahsında AB karşıtı Marine Le Pen’e geçit verilmedi. Haliyle AB’nin de katılımıyla Macron’u destekleyen cephe oldukça geniş bir boyut kazandı.

Sonuç olarak seçimleri Fransız burjuvazisi ve AB kazandı. Macron’u zaferinden dolayı ilk kutlayanların Cumhurbaşkanı Hollande ve Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Avrupa Komisyonu Başkanı Donald Tusk olması bu gerçeği ifade etmektedir. 

Bir kez daha “faşizme karşı demokrasi” yalanı

Hatırlanacağı üzere benzer bir durum 2002 yılında da yaşanmıştı. O tarihte de Jacques Chirac ile ırkçı-faşist baba Le Pen karşı karşıya gelmişti. Bugünkünden de geniş bir cephe oluşmuş ve Chirac desteklenmişti. Korkuluk ise, yine faşizm idi. Fransız orta sınıfı başta olmak üzere geniş yığınlar bu kirli silahla tehdit edildi. Yine, “Ölüm mü, sıtma mı?” şeklinde bir ikilem yaratıldı. Sonuçta Chirac kazandı. Elbette ki, o da bir ehven-i şer tercihti. 2017’de bu oyunun yeni bir versiyonu sahnelenmiş oldu.

Geçmişte olduğu gibi bugün de “demokrasiyi korumak” söylemi, kitleleri aldatmaktan başka bir işlev taşımıyor. Günümüz Fransa’sının tablosu, her alanda ve her bakımdan 2002’den çok daha fazla iç karartıcıdır. E. Macron’un bu tabloyu değiştirecek ne kendi programı ne de kendi başına bir gücü var. Bu yönde bir amacı ve hedefi de bulunmamaktadır. Faşizme geçit verilmeyeceği koca bir yalandır. Chirac ve ardından Hollande da aynı şarkıyı söylemişti. Ne var ki Chirac ırkçı-faşist N. Sarkozy’i davet etti, Hollande da bir başka gericiyi, Fransa’nın kan emici tekellerinin has adamı E. Macron’a yol açtı. Tümü aynı aşağılık yalana başvurmuş, ancak, hepsi de faşizm için yolu düzlemişlerdir. Marine Le Pen, Fransız burjuvazisinin sosyal yıkım ve savaş politikalarının eseridir. Birinci turda 7,5 milyon olan oy miktarının ikinci turda 11,5 milyona yükselmesine zemin hazırlayan da hakeza “sosyalist” Hollande ve Valls ikilisinin izlediği politikalar ve icraatlardır.

Tehlike devam ediyor

Irkçı-faşist Marine Le Pen seçim yarışından yenik çıksa da oy oranını ikiye katladı. Fransa tarihinde ırkçı-faşistler hiç bu kadar büyük bir güç, daha doğru bir ifade ile bu denli büyük bir tehlike olmadılar. En ürkütücü ve de düşündürücü olan ise, Marine Le Pen’in, sadece kırsal bölgelerden ve AB karşıtı, mülteci ve göçmen düşmanlığı ile şartlanmış, öfke yüklü küçük-burjuva sınıf ve katmanlardan değil, en önemli sanayi kentlerinde, oldukça geniş işçi bölüklerinin de desteğini almış olmasıdır.

Fransız emperyalist burjuvazisi, AB’nin de etkin yardımları ile, şimdilik Marine Le Pen’i, dolayısıyla da faşizmi tercih etmemiştir. Ancak tehlike devam ediyor. Bir toplumsal devrimle, hiç değilse Fransız işçilerinin benzeri bir girişkenliği ile engellenemez ise eğer, Fransız burjuvazisi, gelecekte faşizmi de tercih edebilir. İnsanlığın ağır bir krizle karşı karşıya olduğu, finans kapitalin bu krizi atlatamadığı, çare olarak yeni bir emperyalist savaşa hazırlandığı düşünülürse, bu hiç de zayıf bir ihtimal değildir ve dönemin ruhuna da uygundur.

Üçüncü cephe: “Ne Le Pen ne Macron”

Fransız işçi ve emekçilerinin önüne konan sahte ikilemi reddedenler ve faşizm korkuluğu sallayanların tuzağına düşmeme çağrısı yapanlar da vardı. Örneğin, Fransız Komünist Partisi, ona bağlı Genel İş Konfederasyonu (CGT), Öğrenci Birlikleri Federasyonu, Anti-Kapitalist Parti (NPA), Lutte Ouvriere (İşçi Mücadelesi), Sol Cephe (Front de gauche) bu tutumu benimsediler.

Bu birlikten ayrı olarak, “ne bankacı ne faşist, ne patron ne ırkçı, ne Macron ne Le Pen” diyen Fransız İşçileri Komünist Partisi (PCOF), Fransız işçi ve emekçilerine, “birlik” tuzağına düşmeme ve “oy kullanmama” çağrısı yaptı.

Ancak en dikkate değer olan seçimlere katılmama oranının %23’ü (ki bu, toplamı 48 milyon olan seçmen kitlesinin önemli bir bölümü demektir) bulmasıdır. Bu tablo toplumun hatırı sayılır bir kesiminin Le Pen’e de, Macron’a da, ötesinde de düzene güvensizleştiğini anlatmaktadır.

“Vive la Commune” ya da Yeni Ekimler için ileri!

E. Macron, seçim başarısının ardından yerlisi ve göçmeni ile tüm bir Fransız işçi ve emekçilerine, “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sözü verdi. Hiç kuşkusuz bunun hiçbir samimiyeti bulunmamaktadır.

“Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” şiarı 1789 yılındaki görkemli burjuva devriminin en temel ve unutulmaz şiarıdır. Biliniyor ki, burjuvazi çoktan devrimci barutunu tüketmiş, elindeki bayrağı çoktan geminin bordasından aşağı atmıştır. O kendi devrimine daha devrim yıllarında ihanet etmiştir. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” onun ağzında bir yalana dönüşmüştür. Onun özgürlük dediği şey ticaret özgürlüğüdür. O özgürlüğü madeni paraya trampa edeli çok olmuştur. Eşitlik, Kaf Dağı'nın arkasına atılmıştır. Kardeşlikten kastettiği şeye gelince, Fransız işçi sınıfı bunun gerçek karşılığını, 1831-32’lerdeki Lyon olaylarından, 1848 yılındaki korkunç katliamdan ve 1871 yılında binlerce Parisli işçinin kıyımıyla tertiplenen kan banyosundan çok iyi bilmektedir. Dolayısıyla Fransız işçiler Macron ya da bir başkasının aşağılık yalanlarına kolayca prim vermeyeceklerdir

Fransa’da işçi sınıfı ve emekçilerin ne mevcut cumhuriyete, ne de bir altıncısına ihtiyaçları vardır. Kalıcı, köklü ve gerçek bir çözüm, Ekim Devrimi’nin deneylerini de özümsemiş olarak, Paris Komünü’nün ilkelerini daha ileri bir düzeyde ete kemiğe büründürecek olan bir yeni devrim, daha doğrudan bir ifade ile yeni bir Ekim Devrimi'dir. Fransız işçi sınıfı korkunç sınavlardan geçmiştir ve deneyimin her türlüsüne sahiptir. Paris Komünü deneyimi ile de kanıtlanmıştır ki tarihsel ve sınıfsal girişkenlik onun mayasında vardır. Fransız işçi sınıfı er geç görkemli bir sosyalist devrime imzasını atacaktır.