İngiltere seçimi ve İşçi Partisi’nin yükselişi

Corbyn önderliğindeki bir İşçi Partisi hükümetinin neo-liberal saldırılara, sosyal yıkıma, ırkçılık, militarizm ve savaş politikalarına karşı bir alternatif olup olmadığını, vaatlerini tutup tutmayacağını, emekçilerin özlemlerini karşılayıp karşılamayacağını anlamak ve görmek için uzun süre beklemeye gerek kalmayacaktır.

2016 Haziran’da yapılan referandum sonrasında alınan Brexit (AB üyeliğinden ayrılma) kararı nedeniyle başbakanlıktan ve parti liderliğinden istifa etmek zorunda kalan David Cameron’un koltuğuna oturan Başbakan Theresa May, 2020’de yapılacak olan seçimi öne alarak Nisan ayında beklenmedik bir şekilde 8 Haziran’da erken seçime gitmek istediğini açıkladı. Parlamento da bunu onayladı.

Başbakan, erken seçimle Avam Kamarası’ndaki çoğunluğunu arttırarak AB ile yürütülecek olan Brexit müzakerelerinde elini güçlendirmek istiyordu. İşçi Partisi içindeki tartışmaların kendisi için fırsat olabileceğini düşünmesi ve Brexit sonrası hızla güç kaybeden UKIP’ın (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) seçmen kitlesini çantada keklik kabul etmesi ve yanı sıra İşçi Partisi ile arasındaki 20 puanlık fark olduğunu iddia eden anketlere güvenmesi, erken seçim kararı almış olmasının nedenleri arasındadır.

“Brexit ve sonraki süreçte ülkenin ihtiyaç duyduğu güçlü ve istikrarlı liderliği güvence altına almak için seçimlere ihtiyaç olduğunu” savunan May, seçim kampanyasını da “Güçlü ve istikrarlı liderlik“ sloganıyla yürüttü ve seçim sonucunda hayal ettiği gücü ve istikrarı bulamadı. 331 milletvekilliğiyle girdiği erken seçimden 318 milletvekiline düşerek tek başına hükümet kuramaz hale geldi.

Başbakan May‘in tek başına iktidar olamayacağının görülmesi üzerine uluslararası piyasalarda sert bir dalgalanma yaşandığı, sterlinin dolar ve avro karşısında hızla değer kaybetmeye başladığı ve bankacılık hisselerinin yüzde 4 azaldığı iddia edildi. CBI’nin Genel Müdürü Carolyn Fairbairn, bu durumu “Britanya ekonomisi için ciddi bir an” olarak degerlendirdi ve “Politikacılar sorumlu bir şekilde davranmalı, ülkenin çıkarlarına önem vermeli ve Britanya’nın şirketler için güvenli bir yer olmaya devam ettiğini dünyaya göstermeli” çağrısında bulundu.

Kendi kalesine gol atmak, ya da emekçilerin öfkesine çarpmak

Muhafazakar Başbakan May’in erken genel seçime gitme kararı geri tepti. Theresa May seçimi kazanmasına rağmen 13 koltuk kaybederek  kendi kendine ağır bir darbe vurmuş oldu. Başbakan’ın yaşadığı bu sonuç “felaket” olarak değerlendirildi ve kendinden önceki muhafazakar başbakan David Cameron’ın yaşadığı “acı” akıbete benzer bir sonuçla yüz yüze kalındığı benzetmesi yapıldı.

“Güçlü ve istikrarlı liderlik” şiarıyla seçimde “sert” bir politika izleyen May, Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) seçmenlerinin desteğini kazanacağına ve hemen tüm burjuva medyanın “terör dostu” olarak suçladığı İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in seçimi büyük bir farkla kaybedeceği iddiasına fazlasıyla inanmış ve dolayısıyla “büyük bir zafer” beklemişti. Ne var ki sonuç gerçek bir hezimet olarak yaşandı. 

May, seçim bildirgesindeki politikalarını uygulamak ve kitlelere sunduğu vaatleri yerine getirmek için “güçlü liderlik, güçlü hükümet ve istikrar”a ihtiyaç duyduğunu belirtmiş ve bunu seçim şiarı olarak formüle etmişti. Onun seçim bildirgesinin özü ve özetini neo-liberal saldırılar ve kemer sıkma politikaları oluşturmaktadır. Ortadoğu’daki savaş ve saldırganlığı desteklemek ve göçmen karşıtlığı siyasetini sürdürmek de onun politikaları arasındadır.

Ekonomik büyüme ve istikrar için kesinti programlarına devam edileceğini de savunan May, “Hiçbir anlaşma yapmamak kötü bir anlaşma yapmaktan iyidir” fikrini savunmakta ve AB ile “derin ve özel bir ortaklık” kurmaya çalışacağını ileri sürmektedir.

Onun akıllara ziyan bir başka çıkışı ise yaşlıların “sağlık harcamalarını ceplerinden karşılamaları” doğrultusundaki önerisi oldu. Bardağı taşıran ve tam bir şok etkisi yaratan bu “yaşlılık vergisi”ne göre 100 bin sterlinden fazla servete sahip olan emekliler aldıkları bakım hizmetleri için ücret ödemek zorunda bırakılacaktı. Sonradan bunu geri çekmek zorunda kalsa da May, sermayenin bu iğrenç saldırısını budalalıkla dile getirmenin faturasını ödemekten kurtulamadı. Toplumun kemer sıkma politikalarından dolayı burnundan soluduğu gerçeğine sermaye adına meydan okuyan May, emekçilerden sert bir tokat yemiş oldu.

Başbakan May’in demokrasi ve özgürlükler adına tam bir skandal olan ama sermaye sınıfının gerçeğine de ışık tutan bir başka çıkışı ise, “terörle mücadele” adına “insan hakları sözleşmesinden çekilebileceğini” arsızlıkla ilan etmiş olması oldu. Başbakan Theresa May, Sun gazetesine verdiği bir mülakatta, bu arsızlığı, “insan haklarını düzenleyen yasalarımız engel teşkil ettiği takdirde engelleri kaldırmak için yasaları değiştiririz” cümlesiyle dile getirmiş ve sözlerine “terör” şüphelilerinin ifadelerini almak için gözaltında tutulma süresini 14 günden 28 güne çıkarmayı planladıklarını da eklemişti. Paris iklim anlaşmasında Trump’a destek sunması da seçim politikasındaki gaflar arasındaydı.

May’in yaşadığı hezimetin gerisinde, işçi sınıfı, emekçi kitleler ve gençliğin neo-liberal sosyal yıkım saldırısına verdiği cevap yatmaktadır. Neo-liberal saldırı dalgası öteki AB ülkelerinde olduğu gibi İngiltere’de de yıldan yıla derinleşerek devam etti ve emekçilerin yüzyıllık kazanımları bir bir budandı. Özellikle de Thatcher’den başlayan ve günümüze kadar devam eden sermaye sınıfının insafsız yıkım saldırıları, işçilerde, emekçilerde ve gençlikte büyük bir öfke biriktirip tepki mayalamış ve bu durum seçim vesilesiyle somut olarak kendisini Başbakan May’e hezimet yaşatmak biçiminde açığa vurmuştur. Bu aynı kitleler gerek AB’nin gerekse de May hükümetinin kendilerine sosyal yıkımdan başka bir şey vaat edemeyeceklerini de deneyimlerinin yanı sıra seçim politikaları vesilesiylen de görmüş oldular. Dolayısıyla yıkım saldırılarının mimarı olduğuna ve olacağına inandıkları May’i cezalandırdılar.

Neo-liberal saldırılara karşı sosyal tepki ve çıkış arayışı

Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin seçim sloganı “Azınlık için değil, çoğunluk için”di. Seçim bildirgesindeki talepler de buna uygunluk arz etmekteydi. “Radikal” reform talep ve  politikasıyla seçimlere katılan Corbyn, beklenmedik bir seçmen desteği alarak ve özelikle de gençler arasında inanılmaz bir popülarite kazanarak oyların yüzde 42’sini almış oldu. Böylece İşçi Partisi’ni uzun yıllarından bu yana görülmemiş bir başarıya taşıdı. 

8 Haziran seçimini az bir farkla kaybeden Corbyn, partisinin oyunu 3,5 milyon arttırarak seçmen desteğini yaklaşık 13 milyona yükseltti ve partisine 32 koltuk daha kazandırarak seçimden tartışmasız bir başarıyla çıktı. Böylece seçimleri kazanamayacağı ve dolayısıyla da parti liderliğini kaybedeceği inancı ve beklentisi içinde olan partisindeki sağ muhalefete de bir darbe vurmuş ve onlara karşı da güçlü bir konum kazanmış oldu. Seçim kampanyası sırasında biri Manchester, öteki Londra olmak üzere toplam 30 kişinin ölümüyle sonuçlanan ve Corbyn’in hanesine yazılacağına inanılan iki terör saldırısının etkili biçimde kullanılmasının yanı sıra, burjuva medya ve muhafazakârların Corbyn’in Filistin ve İrlanda kurtuluş hareketlerine, Hamas’a verdiği desteği, onun “terör dostu” olduğunun kanıtı olarak sunmaları, bu amaçlı fotoğraflar yayınlamaları ve bu yolla büyük bir yıpratma kampanyası yürütmeleri de bu başarılı sonucu elde etmeyi engelleyemedi.

Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin elde ettiği büyük seçim başarısında “Azınlık için değil, çoğunluk için” şiarı, seçim bildirgesindeki talepler ve “radikal” reform vaatleri önemli yer tutuyor. Zira Corbyn, bunlarla sosyal yıkım saldırılarından ve kemer sıkma politikalarından yılmış, yoksulluğa, işsizliğe ve geleceksizliğe mahkum edilmiş emekçilerin ve gençlik kitlelerinin birikmiş öfkesini, özlemlerini kucaklamayı başarabilmiş görünüyor. 

İşçi Partisi’nin manifestosu olarak sunulan bildirgesinde; demiryolları, posta, su, elektrik gibi alanlarda kamulaştırmaya gidilmesi, büyük şirketlerin ve yüksek gelirli kişilerin vergilerinin arttırılarak elde edilecek kaynakların, sağlık, eğitim ve toplu konut gibi hizmetlere aktarılması, emekçilerin üzerinde yük olan KDV oranının düşürülmesi, üniversite harçlarının kaldırılması, asgari ücret zammı, esnek iş sözleşmelerinin kaldırılması vb. taleplere yer verilmektedir. Tüm bu talep ve vaatler işçi sınıfı, emekçi kitleler ve gençlik saflarında yankı yaratmış, umutlarını güçlendirmiş ve bir şeyleri değiştirmenin mümkün olabileceği inancının filizlenmesine neden olabilmiştir. Bu, somut ifadesini İşçi Partisi’nin manifestosuna verilen destekte bulmuştur.

Kapitalist sistemdeki bütünsel-yapısal kriz ve bunun yol açtığı büyük sosyal eşitsizlikler ve çok yönlü sosyal yıkımlar, May’ın hezimete, Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin ise başarı elde etmesine neden olmuştur. İşçi Partisi’nin kazandığı bu büyük başarı, bir kez daha Yunanistan’daki Syriza’yı, Almanya‘daki Die Linke’yi, İspanya’daki Podemos vb. partileri akla getirmiş ve bir kez daha yeni heyecanlar yaratmış bulunuyor.

Biz de daha dün, Ocak 2015’te Yunanistan‘daki sol parti Syriza’nın seçimlerde elde ettiği seçim zaferinin tarihsel öneminden ve bunun emekçi kitlelerin yaşamında yaratacağı iyileştirmelerden söz edenlerin bugün onun ihanetinden söz etmek zorunda kaldıklarını hatırlatmakla yetinmiş olalım. Corbyn önderliğindeki bir İşçi Partisi hükümetinin ise neo-liberal saldırılara, sosyal yıkıma, ırkçılık, militarizm ve savaş politikalarına karşı bir alternatif olup olmadığını, vaatlerini tutup tutmayacağını, emekçilerin özlemlerini karşılayıp karşılamayacağını anlamak ve görmek için uzun süre beklemeye gerek kalmayacaktır. Zira lideri şahsında kimi “radikal” reform talepleri ileri sürülse ve parti sola çekilmeye çalışılsa da söz konusu olan burjuva bir düzen partisidir.

Parlamentarizmin bataklığı ve reformizmin sersemletici ve dalga kırıcı rolü karşısında devrimci bir sınıf programı ve çizgisi, bunun taşıyıcısı olacak olan devrimci bir sınıf partisi önderliği, işçi ve emekçi kitleler için biricik çıkış yoludur.