16 Nisan referandumu üzerine

Türkiye toplumu çok büyük çalkantılara gebedir. Referandum sürecinin karmaşık kutuplaşmaları ve büyük gerilimleri bile bunun kanıtıdır. Türkiye’nin devrimcileri bu çalkantıda kendi devrimci konumları üzerinden etkin bir yer tutmak istiyorlarsa eğer, güç ve olanaklarının ezici ağırlığını, sınıfı çalışmasına ve bu zemin üzerinden gerçek sınıf mücadelesine yöneltmek zorundadırlar.

1- Yasal geçerliliği ve sonucu hep tartışmalı kalacak olan 16 Nisan referandumu, AKP-Tayyip Erdoğan iktidarı için tartışmasız bir siyasal ve moral yenilgi olmuştur. Anayasa değişikliği adımı dinci iktidar için büyük ve çok iddialı bir siyasal hamleydi. Amaç bugüne kadarki tüm siyasal kazanımlarına hukuksal bir meşruiyet kazandırmak ve bunu da kendi dinci-faşist rejimini kalıcı biçimde oturtmaya yönelik yeni siyasal adımlara bir dayanak haline getirmekti.

Referandum tablosu bu hesabın tutmadığını, dahası ters teptiğini ortaya koymuştur. OHAL koşullarına, muhalefet üzerindeki her türlü baskı ve kısıtlamaya, muazzam devlet olanaklarına, medya üzerinden kurulan propaganda tekeline, bu yolla yayılan bin bir yalan, aldatmaca ve demagojiye, nihayet görülmemiş din istismarına rağmen, dinci-faşist koalisyon oyların salt çoğunluğunu bile alamamış, bu nedenle de arsızca seçim hilelerine ve YSK üzerinden seçim sonuçlarına kaba müdahaleye başvurmuştur. Sözde başarı olağan ve meşru biçimde değil fakat hile ve zorla elde edilmiş, yani gerçekte gasp edilmiştir. Politik ve moral yenilgi, tüm dünyanın gözleri önünde sergilenen bu utanç verici tablodadır.

2- 15 Temmuz başarısız darbe girişimini OHAL üzerinden kendi darbesi için bulunmaz bir imkana çeviren Tayyip Erdoğan iktidarı, 16 Nisan öncesinde gücünün doruğunda gibi görünüyordu. Şimdiyse gücü kadar meşruiyeti de tartışmalı hale gelmiştir. 16 Nisan politik yenilgisi, dinci iktidarı kendi düzenini nihayet oturtabilme olanağından hiç değilse şimdilik yoksun bırakmıştır. Dahası artık şaibelidir ve dayandığı anayasal zemin tümüyle tartışmalıdır. Düzen muhalefeti tarafından bile gaspçı olmakla itham edilmekte, dünya tarafından da büyük ölçüde böyle görülmektedir.

Bütün bunlar, dinci iktidarın muhtemel bir 16 Nisan başarısının ardından artık yeni bir dengede sönümleneceği sanılan rejim krizinin şimdi yeni bir dengede, yeni güç dengeleri zemininde, yeniden alevlenmesi anlamına gelmektedir. Fakat geçmişten farklı olarak, bu artık iktidar kurumları arasında değil, zira tümü de halen AKP’nin elinde ve tekelindedir, fakat siyasal güçler arasındaki çatışmada ifadesini bulacaktır. Bir yanda MHP yönetimini yedeğine almış dinci iktidar, öte yandan referandum üzerinden önemli bir özgüven kazanmış farklı bileşenleriyle düzen muhalefeti durmaktadır.

3- Referandumda aldığı darbe, Tayyip Erdoğan iktidarını daha da saldırganlaştıracaktır. Bu adeta bir zorunluluktur. Konumunu ve mevzilerini korumak için önünde başkaca yol, elinde başkaca araç bulunmamaktadır. Şu an en büyük avantajı, gücünün ağırlık merkezi de denebilir, devlet iktidarını tüm kurumlarıyla kontrol edebilmesidir. Bununla da ancak muhalefetin tüm kesimlerine karşı yeni düzeyde bir baskı ve terör yolu tutulabilir. Öyle de olacaktır. Devrimci hareket ve toplumsal muhalefet kendi yönünden bu gerçeği hesaba katarak davranmak durumundadır.

4- Öte yandan dinci iktidar, konumunu koruyabilmek için bugün emperyalist güç odaklarına ve işbirlikçi büyük burjuvaziye her zamankinden daha çok muhtaçtır. Bunun yolu ise onlara daha çok hizmetten, onların istek ve beklentileri konusunda daha çok icraattan geçmektedir. İçerde TÜSİAD çevreleri ve dışarda emperyalist finans çevreleri referandum öncesinde ve sonrasında yeni “ekonomik reformlar” ihtiyacından giderek daha çok söz eder oldular. Temel işlevi uluslararası finans çevrelerine en uygun soygun ve sömürü koşulları hazırlamak üzere zorlayıcı basınç oluşturmak olan kredi derecelendirme kurumlarından biri, referandumun hemen ardından, Türkiye’de bunun için uygun koşulların doğduğunu ilan etti bile. Tayyip Erdoğan iktidarının bu beklentileri karşılamakta özellikle hızlı davranacağından kuşku duyulmamalıdır. Zira kendisinin bu çevrelerin en azından hayırhah tutumuna şiddetle ihtiyacı var. Yaygın ekonomik kriz beklentisi bunu ayrıca zorlamaktadır. Bu ise işçi sınıfı ve emekçilere yönelik yeni saldırı ve yıkım programlarının devreye sokulması demektir.

5- Referandumun gerçekleştiği olağanüstü ortamı ve kampanya koşullarındaki muazzam eşitsizliği gözeten batılı emperyalist güç odakları, kendilerini Tayyip Erdoğan’ın muhtemel bir zaferine hazırlamışlardı. Emperyalist basında Türkiye’de güçlü bir tek adam iktidarının, emperyalizmin Ortadoğu’ya bundan sonraki müdahalesi açısından en elverişli bir durum olduğuna dair yorumlar bile çıkmıştı. İktidar tartışmasız bir başarı sağlasaydı, Tayyip Erdoğan’ı anında kutlayacak ve onunla bu yeni duruma uygun ilişkilere girişeceklerdi. Oysa 16 Nisan ortaya tartışmasız olmak bir yana, tümüyle tartışmalı ve şaibeli bir tablo çıkardı. Bu, nedenle erken kutlamalardan özenle kaçındılar ve halen beklemedeler. Trump’ın gecikmeli kutlamasına bile sonradan Beyaz Saray tarafından düzeltme getirilmek ihtiyacı duyuldu.

Bütün bunların önemi şuradadır: İktidarını pekiştirmiş güçlü bir Tayyip Erdoğan’la bu yeni zeminde iş tutmaya hazırlanan batılı emperyalist güç odakları, şimdi aynı şeyi zayıflamış bir Tayyip Erdoğan’la yapmak yoluna gideceklerdir. İlk durum gerçekleşseydi onun yeni düzenini onaylamanın ötesinde ona belli tavizler vermeye (örneğin Kürtlerin bir kez daha satılması açıkça ifade bile edilmişti) hazırlanan emperyalistler şimdi ondan elverişli biçimde yararlanmaya bakacaklardır. Ayakta kalmak, yara almış şaibeli iktidarını ne edip edip sürdürmek için Tayyip Erdoğan buna mecbur konumdadır. Emperyalist güç odakları bu durumdan en iyi biçimde yararlanacaklar, düzen içi dengelerin değiştiği ilk andan itibaren de doğal olarak yüzüstü bırakacaklardır.

6- İktidarının şu son yıllarında kendileri için giderek bir soruna dönüşen Tayyip Erdoğan’a başarı şansı bulunan bir alternatif hazırlayamamak, batılı emperyalistlerin bir açmazıydı. Bunu bugüne kadar daha çok AKP içinden aradılar ve denediler, ama başarılı olamadılar. Referandum süreci ve sonrasının ortaya çıkardığı yeni güçler tablosu, emperyalist güç odakları ve TÜSİAD burjuvazisini bu konuda yeni bazı tercihlere yöneltecek gibi görünmektedir. MHP tabanını kontrol edebildiği referandum tablosu üzerinden açığa çıkmış bulanan MHP muhalefeti ile CHP üzerinden bu denenecektir. Emperyalist finans çevrelerine sözcülük eden basın organlarında Meral Akşener’in şu günlerde özellikle anılması bu açıdan rastlantı değildir.

7- Kendisinin de daha ilk konuşmasında vurguladığı gibi, Tayyip Erdoğan’ı üstü örtülemez ağır bir yenilgiden gerici Kürt oyları kurtarmıştır. Ama tersinden de, düzen muhalefetinin bugün kendi hesabına gururla andığı sonuç, tam da ilerici-yurtsever Kürt oyları sayesinde elde edilmiştir. Tartışma ve değerlendirmelerde ilkine sıkça işaret edilmekte, fakat bu ikincisi dil ucuyla geçiştirilmektedir.

7 Haziran seçimlerinden beri dizginsiz ve kuralsız kapsamlı bir saldırının hedefi durumundaki Kürt ulusal hareketi, 16 Nisan referandumunun gerçek kazananıdır. Tüm katliamlara, yıkımlara, toplu göçertmelere, kitlesel tutuklamalara rağmen Kürt halkından aldığı desteği büyük oranda koruduğu referandum sonuçlarıyla açığa çıkmıştır. Öte yandan Kürt hareketi, düzen muhalefetinin referandum sürecindeki tüm şovenist tartışma ve söylemlerine rağmen, vakarlı bir tutum sergileyerek, en sınırlı olanaklarla kendi cephesinden dinci iktidarın yeni hamlesini boşa çıkarmak için üstüne düşeni yapmaya bakmış ve sonuçların da gösterdiği gibi bunda büyük bir başarı sağlamıştır. Ve yinelemiş olalım, bununla düzen muhalefetini politik ve moral bir yıkımdan da kurtarmıştır.

16 Nisan referandumu, geleceğin başkanlık seçiminde yurtsever Kürtlerin sonucu tayin edecek anahtar bir konumda olduğunu bugünden ortaya koymuştur. Bu gerçek, Tayyip Erdoğan için olduğu kadar onu alt edebilmeyi uman düzen muhalefeti için de büyük bir açmazdır. Halihazırda her iki taraf da bunu aşmak konum ve olanağından yoksundur.

8- Referandum sonuçları üzerinden dinci iktidarın dört büyük kenti ve büyük kentlerin çoğunu kaybettiği üzerinde özellikle durulmaktadır. Politik açıdan önemi kuşkusuz büyük olan bu olguyu burada bir yana bırakarak biz aynı gerçeğin bir başka yönüne işaret etmek istiyoruz. Büyük kentler arasında Bursa ve İzmit de var ve bu iki kentte dinci iktidar başarı, üstelik büyük bir başarı göstermiştir. Oysa bunlar Türkiye’nin en önemli sanayi kentlerinden ikisidir, ikisi de yoğun bir işçi nüfus barındırmaktadır ve metal eylemlerinin gerçekleştiği iki ana kent durumundadır. Yazık ki işçi sınıfının ana gövdesi halen dinci ve faşist gericiliğin etkisi ve denetimi altındadır, işçi semtleri ise dinci iktidarın oy depoları durumundadır. Tüm devrimciler ve özellikle de biz sınıf devrimcileri, zaten yeterince farkında olduğumuz bu rahatsız edici olgu üzerine yine de yeniden önemle düşünmek ve gerekli sonuçları daha somut biçimde çıkarmak durumundayız.

9- İlerici-devrimci güçler kendi konum ve söylemleri üzerinden referandum sürecine katılarak, dinci iktidarın kendini kalıcılaştırmaya yönelik yeni saldırısını kendi cephelerinden göğüslemeye çalıştılar. Şimdi de hileli ve dolayısıyla şaibeli resmi sonuca karşı kitlelerin öfke ve tepkisini örgütlemeye, sokağa taşımaya çalışıyorlar. Güncel önemi açık bir görev ve sorumluluktur bu.

Fakat bu aynı imkanın sınırları ve bu zeminin içerdiği tuzakları da önemle göz önünde bulundurmak gerekir. Bugün dinci AKP iktidarına karşı en büyük hassasiyet modern ara katmanlardan gelmektedir. Fakat bu tepkinin hiçbir biçimde düzenin sınırlarını aşmadığını, doğası gereği de aşamayacağını unutmak gerçek devrimcilerin işi olamaz.

İşçi sınıfı halen AKP iktidarının önemli bir oy deposudur. Ama aynı zamanda devrim umudu ve yönelimi korunup geliştirilecekse eğer, bunun gerçekleşebileceği biricik zemindir de. İşçi sınıfı zemini, dinci gericiliğe karşı mücadelenin sermaye düzenine karşı mücadele içinde anlamlandırılabileceği, devrimci siyasal mücadelenin sınıflar mücadelesi eksenine kavuşturulabileceği biricik gerçek ve tayin edici alandır.

Türkiye toplumu çok büyük çalkantılara gebedir. Referandum sürecinin karmaşık kutuplaşmaları ve büyük gerilimleri bile bunun kanıtıdır. Türkiye’nin devrimcileri bu çalkantıda kendi devrimci konumları üzerinden etkin bir yer tutmak istiyorlarsa eğer, güç ve olanaklarının ezici ağırlığını, sınıfı çalışmasına ve bu zemin üzerinden gerçek sınıf mücadelesine yöneltmek zorundadırlar. Bunun ötesindeki her yol ve tercih, niyetlerden bağımsız olarak, düzen içi çatışmanın doğrudan ya da dolaylı eklentisi olmaya götürür.

Türkiye Komünist İşçi Partisi
19 Nisan 2017

www.tkip.org