Referandum sonuçları üzerine notlar / 2 - D. Yusuf

Referandum vesilesiyle bir kez daha anlaşılmıştır ki, Türkiye’nin girmiş bulunulan yeni mücadele dönemindeki en yakıcı ihtiyacı sınıf eksenli bir devrimci odaktır.

- Dinci-faşist AKP iktidarı ve Erdoğan tüm yıpranmışlıklarına karşın hatırı sayılır oranda bir seçmen desteğine sahipti. Peşpeşe kazandığı seçim zaferleri de bunun ifadesiydi. Bu kez böyle olmadı. 16 Nisan’daki referandumun sonucu gayet yalın biçimde kanıtladı ki, AKP ve Erdoğan irtifa kaybetmiştir. MHP ile güç birliği yaptığı halde referandumda belirgin bir oy kaybıyla çıkmıştır.

Hiç kuşkusuz olay sadece parlamenter alanla sınırlı bir güç ve destek kaybı olarak değerlendirilemez. Bu, olayı fazlasıyla güdükleştirmek olacaktır. Söz konusu olan, aynı zamanda siyasi bir güç kaybıdır da. Dolayısıyla, denilebilir ki 16 Nisan referandum sonucunun açığa çıkardığı en önemli gerçeklerden biri de, dinci-faşist AKP iktidarının ve diktatör Erdoğan’ın gücünün ve hükmünün sınırlarını göstermesi olmuştur.

- Ne denli inkardan gelirlerse gelsinler, aslında başta bir tek adam diktatörlüğü kurmaya ve bu diktatörlüğün diktatörü olmaya hazırlanan Erdoğan olmak üzere dinci-faşist AKP-MHP bloku, bu durumun farkındalar. O kadar ki, örneğin bu kez havai fişekler eşliğinde coşkulu bir kutlama ve konuşmadan eser yoktu. Tam tersine burukluk, daha doğru dışa yansıyan bir agresiflik vardı. Diktatörün “Maç ha bir sıfır, ha beş sıfır sonuçlanmış, önemi yok. Maçı bir sıfır da olsa biz kazandık“ mealindeki sözleri tam da bunu anlatmaktadır. Toplumun özellikle işçi ve emekçi kesimleri dinci-faşist güruha ve Erdoğan’a hatırı sayılır bir tokat atmıştır. Buna, henüz yetersiz de olsa, politik ve moral darbe de denilebilir.

- Bir “Pirus zaferi“ bile olmayan referandum sonucundan dolayı henüz anlamlı bir kutlama olmamıştır. AB, anında referandumun eşit ve demokratik bir ortamda yapılıp yapılmadığı konusunun araştırılması gerektiğini dile getirmiş, böylece sonucu en azından tartışmalı bulduğunu belirtmiştir. Rusya da oldukça temkinli davranmıştır. ABD’ye gelince, daha en baştan uluslararası kurumların, ki bu AGİT demek oluyor, raporlarını beklediğini, tutumunu o zaman ortaya koyacağını belirtmiştir. Yani hiçbiri son sözünü hala söylememişlerdir. AGİT’se referandumun son derece eşitsiz koşullarda ve anti-demokratik bir ortamda gerçekleştiğini belirttiği gibi, sonucun mühürlü oy rezaleti ile iyiden iyiye şaibeli olduğunu raporuna not olarak düşmüştür.

- Bu her iki husus Türkiye’de yeni bir döneme girildiğini anlatmaktadır. Her şeyden önce, bu referandum, uygun vesilelerle ve uygun biçimde açığa çıkartılması başarılırsa eğer, Türkiye’de alt sınıflar temelli ve kent eksenli güçlü ve yaygın bir toplumsal mücadele dinamiğinin varlığını kanıtlamıştır. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin ve Antalya’da elde edilen sonuç bunun ilk elden ifadesidir. Referandum sonucunun ilk ilanından itibaren çok sayıda kentte sokağa çıkılması, hala bunda ısrar edilmesi, söz konusu bu kentlerin her akşam yeni bir protesto eylemine sahne olması, bir başka göstergedir.

Demek oluyor ki, bu referandumla aynı zamanda Türkiye’de, kent eksenli ve işçi-emekçi temelli, yeni bir mücadele dönemine girilmiştir. Halihazırdaki protesto eylemlerinin henüz orta sınıfın oturduğu semtlerde cereyan ediyor oluşu ve haliyle orta sınıf mensubu örgütlü küçük-burjuvazi damgalı oluşu bu gerçeği değiştirmez.

- Bundan çıkan bir diğer sonuç da Türkiye denen siyasal coğrafyanın, artık sadece Kürt dinamiği ve Kürt hareketi eksenli mücadele ile karakterize olmaktan çıkmaya başlaması gerçeğidir. Türkiye’nin metropollerindeki çıkış, gerçekten de anlamlıdır. Her şey bir yana, bu çıkış, İzmir dışta tutulursa, dinci-faşist AKP ve MHP bloğunun uzun yıllardır hakim olduğu kentlerde yapılmıştır. Başarılabilirse eğer, bu durum daha da tanımlı hale gelebilecektir.

- Özellikle Türkiye’nin metropollerinde günlerdir sahne alan ve gelişme potansiyeli güçlü ve geniş olan eylemler, dinci-faşist ve milliyetçi şoven bloğu şimdiden fazlasıyla rahatsız etmiştir. Hiç unutmadıkları Gezi/Haziran direnişini onlara hatırlatmaktadır. Buna daha fazla seyirci kalmayacakları tartışmasızdır. Şimdiden ellerindeki polis gücü ile azgınca bu eylemlere saldırmaları, başvurulan kitlesel gözaltı ve tutuklama terörü de bunun ifadesidir. Burada durmayacaklardır. Zulmün ve zorbalığın zirveye çıkartılması şaşırtıcı olmayacaktır. Fakat öte yandan, bunun bir bedeli de olacaktır.

Türkiye’nin fay hatları dünden de kırılgan hale gelmiştir. Bu fay hatlarında sürekli mücadeleye dönük bir enerji, bir diğer ifade ile patlayıcı maddeler birikmektedir. Öte yandan, orta sınıflar da dahil toplum, ama özellikle işçi ve emekçi yığınlar bu iktidara ve Erdoğan diktatörüne tahammül edemeyecekleri bir yere gelmişlerdir. Türkiye, gelinen yerde Haziran direnişini de aşacak bir patlamaya gebedir. Bu türden bir patlamanın bedelinin ne olduğunu ise Tunus ve Mısır deneyleri bize açıklıkla göstermiştir.

- Referandumun sonucu bir başka gelişme de şu olmuştur; günümüzde geçmişteki gibi bütünlüklü denebilecek bir devrimci hareketten söz etmek söz konusu değildir. Devrimci hareket bu konumunu çoktan yitirmiştir. Henüz bütünlüklü bir devrimci hareket varken, az çok kendi gündemi vardı. Kimi zaman ve kimi vesilelerle gündem de yaratabiliyordu. İyi kötü bir bağımsız çalışma ve eylem kapasitesine sahipti. Şimdi tüm bunlardan büyük ölçüde eser kalmamıştır.

Uzun süredir Kürt hareketinin yedeğine düşmüştür. Ona endeksli olarak hareket etmektedir. Bağımsız çalışma ve eylem kapasitesi en alt seviyeye inmiştir. Büyük ölçüde Kürt hareketinin gündemleri ona yön vermektedir. Kimileri kendi iç gündemlerini gerçekleştirmek konusunda dahi zorlanmaya başlamışlardır. Türkiye’nin metropollerinde zaman zaman yapılan kimi sınırlı eylem ve etkinlikler bu gerçeği değiştirme gücünde değildir.

Bu aynı şey batının metropollerindeki akademisyen, aydın, çeşitli kimliklere sahip ilerici çevreler için de geçerlidir. Türkiye’nin metropollerindeki pek çok şey uzun süredir Kürt hareketinin seyrine göre yol almakta, onunla dayanışma çizgisinde ilerlemektedir. Referandumun sonuçları, bu durumun değişmesi için de imkanlar sunmaktadır. Her şey bir yana, önemli kentlerde elde edilen sonuçlar ilerici ve hala devrimcilik iddiasında bulunan bu güçler için bir politik ve moral zemin demektir. Kendiliğinden bu güçleri harekete geçirmiş ve cesaret aşılamıştır.

Peki ama adı anılan bu güçler ortaya çıkan bu imkanları değerlendirme gücüne ve iradesine sahip midir? Bunu başarabilirler mi? En azından bugün için bu çok tartışmalıdır. Zira bu, her şeyden önce bir çizgi, bir program, bir perspektif sorunudur ki, bu alandaki zayıflık, adı geçen güçlerin temel bir handikabıdır.

Dönem, proletarya sosyalizmi olarak tanımlanan, sınıf devrimciliği dönemidir. 60 ve 70’li yıllara damgasını vuran küçük-burjuva devrimciliği dönemi sona ermiştir. Artık geçmişteki gibi döneme damgasını vuramaz. Bundan sonra, ancak ve ancak, işçi sınıf hareketine bağlı biçimde ve onun gölgesinde gelişme imkanı bulabilecektir. Komünistlerin uzun yıllar öncesi büyük bir açıklıkla dile getirdikleri düşünceler zamanın ve pratiğin acımasız sınavından geçmiş ve doğrulanmıştır.

- Ve son olarak, ne yazık ki, dinci-faşist AKP iktidarı hala önemli oranda bir işçi desteğine sahiptir. Verili bilinci bunu kolaylaştıran en önemli ve öncelikli etkendir. Tüm diğer baskıların yanı ısıra, işten atma tehditleri de bunda önemli bir rol oynamıştır. Ama bir gerçektir.

Bir diğer gerçek de, tüm baskılara ve işten atma tehditlerine karşın, referandum denen siyasal sorunu ve saldırıyı en çok anlayan, gelecekte kendisinin neleri beklediğini tahmin eden toplumsal sınıfın işçiler olduğudur. Aynı zamanda birer sanayi kenti ya da havzası olan büyük kentlerdeki ( evet denmesine rağmen, hatırı sayılır oranda hayır oylarının çıktığı metalciler kenti Bursa bile bunlara eklenebilir) sonuçlar, işçilerin henüz çok sınırlı da olsa dinci-faşist evet blokuna hayır dediğinin işaretidir.

Henüz çok yetersiz de olsa bu da yeni bir durum, önemli bir kazanımdır. Bir kez daha, kavranması gereken halka işçi sınıfıdır. Referandum vesilesiyle bir kez daha anlaşılmıştır ki, Türkiye’nin girmiş bulunulan yeni mücadele dönemindeki en yakıcı ihtiyacı sınıf eksenli bir devrimci odaktır. Sınıf çalışmasında daha fazla yoğunlaşmak, temel ve büyük fabrika eksenli çalışmayı esas alıp buralarda derinleşmek, işçi sınıfının kapsayıcı, birleştirici ve öncü yeteneğini açığa çıkarmak, siyasal sahnenin önüne çıkması için yılmadan yorulmadan, planlı ve hedefli bir örgütsel seferberlik içine girmek, herkesten önce ve herkesten çok sınıf devrimcisi biz komünistlerin görevi ve sorumluluğudur.

Dinci-faşist bir tek adam diktatörlüğünün inşasını engellemek, diktatörünü devirmek ve bunu hızlandırmak, esas olarak bu görev ve sorumluluğun layıkıyla başarılmasına bağlıdır.