Referandum ve yeni dönem

Bölgemizde ve ülkemizde süreçlerin hızlandığı, karmaşıklaştığı, savaş tehlikesinin büyüdüğü bir tarihi dönemdeyiz. Gelişmeler sürecin daha da ağırlaşacağını göstermektedir. Bunun tüm emekçilerin, ezilen ulus ve inançların yaşamları üzerindeki etkileri dayanılmaz düzeyde olacaktır. Devrimci siyasal mücadele ise her biçim ve yolla ezilmek üzere kesintisiz saldırıların hedefi olmayı sürdürecektir. Fakat önümüzdeki süreç sadece zorluklar değil, büyük fırsatlar da sunmaktadır.

Keyfi ve kuralsız tek adam diktatörlüğüne anayasal güvence ve meşruluk kazandırmak, çürümüş mevcut cumhuriyetten geriye kalanı da tasfiye edip hedefledikleri yeni bir düzeni kurmak amacıyla gündeme getirilen referandum yüzde 51,4 oyla kabul edildi. Böylece dinci-faşist odağın keyfi bir diktatörlük rejimini kalıcılaştırmak saldırısı, sandık üzerinden meşruluk değil, fakat anayasal bir dayanak kazanacak.

AKP-MHP ittifakının sandık üzerindeki “zaferi’’, büyük bir terör ve ağır eşitsiz koşullar içinde ve çok yönlü gerçek bir skandallar silsilesi sayesinde mümkün olmuştur. Fakat dinci-faşist odağın güç kaybettiği gerçeği de Türkiye’nin en önemli ve büyük kentleri olan İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Mersin ve Adana üzerinden kanıtlamıştır. AKP, MHP ve daha bir dizi faşist ve gerici çevrenin ortak oy oranının toplamında yüzde 51,4 olması, çıkar şebekesi olan faşist odağın gücünü kaybetme sürecine girdiğini gösteriyor. 1 Kasım 2015 seçimlerinde İstanbul’da yüzde 64 olan AKP-MHP oylarının, bu referandumda aynı kentte yüzde 48.65’e düşmesi, gerilemenin çarpıcı bir örneğini sunuyor.

Bu gerçekler, dinci-faşist çetenin sandık üzerinde de olsa “Pirus zaferi” kazandığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Bu durum, toplumsal konum ve siyasal eğilimleri, ‘Hayır’ gerekçeleri ve sınıfsal çıkarları birbirinden çok farklı olan toplumsal kesimler arasında Türkiye’nin daha da koyu bir karanlığa sürükleneceği biçimindeki kaygılarını büyütmüş oldu. Dinci-faşist odağın 15 yıllık iktidarı, işçi ve emekçiler için, Aleviler, Kürtler, kadınlar, aydınlar ve ötekileştirilen herkesi için, içinde adeta nefes alınamaz bunaltıcı bir terör, baskı ve sömürü rejimi olarak tahkim edildi. Şimdi referandum saldırısıyla arzuladıkları türden yeni bir rejim inşa etmenin yolu açıldı. Dinci-gerici iktidarın “başkanlık sistemi” diye kodlanan dinci-faşist bir diktaya geçiş olanağını elde etmiş olması karşısında çok geniş bir yelpazeyi kapsayan ‘Hayır’ cephesi içinde özellikle ve öncelikle de işçi sınıfı ve emekçilerin, ilerici toplumsal muhalefetin, ezilen ulus ve mezheplerin, aydınların bir burukluk yaşadıkları muhakkaktır.

Sandıkta elde edilen sonuç üzerinden dinci-faşist odağın başı Erdoğan, konumunu güçlendirmek, özgüvenini tazelemek ve moral üstünlük elde etmekle kalmadı. Hedefine yürümek için daha pervasız hareket etmek, yeni ve daha kapsamlı saldırıları gündeme getirmek olanağına da kavuşmuş oldu. Şimdi keyfi ve kuralsız bir tek adam diktatörlüğüne anayasal güvenceyle geçilecek ve bunun sonuçları tüm emekçiler, ezilenler ve her türlü toplumsal muhalefet bakımından son derece ağır olacaktır. Zaten sınırlı olan örgütlenme, hak arama, ses çıkarma imkanı tümüyle ortadan kaldırılmak istenecek, daha da beter bir sömürü cennetinin yaratılmasına çalışacaktır.

Fakat bunu başarmanın sanıldığı kadar kolay olup olmayacağı, böylesine pervasız, kuralsız ve keyfi, böylesine karanlık bir düzenin tutup tutmayacağını, bunun çok geçmeden ciddi bir soruna dönüşüp dönüşmeyeceğini ilerleyen süreçlerde görmüş olacağız. Dolaysıyla kazanılan referandum her şeyin sonu olmadığı gibi arzuladıkları türden bir düzeni kurabileceklerinin güvencesi de değildir. Zira sonucu sandıklar değil, son tahlilde sokaklar belirleyecektir. Sokakları hareketlendirecek dinamikler ise fazlasıyla birikmiş durumdadır. Dolaysıyla dinci faşist kliğin işinin sanıldığı kadar kolay olmadığı bilinmelidir. AKP, 15 yıllık iktidarı boyunca, izlediği politikalar ve gerçekleştirdiği icraatların bir sonucu olarak, ülkeyi bütün cephelerde adeta batağa saplanmıştır ve bundan kurtulmak için herhangi bir çıkış yolu da görünmemektedir.

Yeni bir mücadele dönemi

Sandıktan çıkan sonuçtan bağımsız olarak referandum sonrası Türkiye’de çok şeyin artık eskisi gibi olmayacağı konusunda herhangi bir tartışma yoktur. Bu durumda devrimcilere, ama özellikle de sınıf devrimcilerine düşen görev, girilecek olan yeni dönemi ve gelişmeleri, kendi stratejik hedefleri çerçevesinde ve merkezinde işçi sınıfının bulunduğu hedef kitle üzerinden etkili bir siyasal müdahaleye ve örgütlenme çalışmasına konu etmek ve mücadeleyi her açıdan büyütmektir. Zira referandumun da gösterdiği gibi bunu başarmayı kolaylaştıracak çok yönlü olanaklar çoğalmış durumdadır. Yıllardır devam eden ve işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenler için ağır ve yıkıcı sonuçlar üreten sermayenin çok yönlü saldırıları ve bunaltıcı terör rejimi, kitlelerde toplumsal hoşnutsuzluğu büyütmüş ve yeni patlama dinamikleri biriktirmiştir. Referandum bunu teyit etmiştir.

Toplum, OHAL koşullarında KHK’larla yönetilmesine; referandumda ‘Evet’in çıkmasını güvencelemek için HDP eş başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları, il ve içe yöneticileri, üye ve taraftarlarının tutuklanmasına; gazetecilerin, aydınların, akademisyenlerin cezaevlerine tıkılmasına; gazete ve dergilerin, dernek ve vakıfların kapatılmasına; görsel ve yazılı medyanın AKP’nin borazanı haline dönüştürülmesine; ‘Hayır’ diyenlere saldırıların aralıksız sürdürülüp hayır kampanyasının yürütülemez hale getirilmesine; devletin bütün imkanlarının ise ‘Evet’ için seferber edilmesine ve sayısız hilelere-skandallara rağmen referandumda yüzde 49’a yakın ‘Hayır’ın çıkması, kitlelerin burnunda soluduğunu ve bazı şeylere “artık yeter” dediğini göstermektedir. Bunun zamanla pratiğe döküleceğinden de kuşku duyulmamalıdır.

Dinci-faşist sermaye rejimi içerde olduğu kadar bölgesel ve uluslararası ilişkiler alanında da gerçek bir çıkmaz içindedir ve her açıdan zor bir döneme girmiş bulunmaktadır. Sınıfsal, toplumsal, sosyal, siyasal, ulusal ve cinsel tüm sorunlar giderek daha da büyümektedir. Faşist rejim, işçi sınıfı ve ezilenlerin bu yöndeki ihtiyaç ve özlemlerini karşılamak olanağından yoksun olduğu gibi, şiddet ve terörle bastırmak ve ezmek dışında bir seçeneğe sahip değildir.

İç toplumsal yaşamdaki bu sıkışmışlık ve açmaz, uluslararası alanda da yaşanmaktadır. Erdoğan AKP’sinin, izlediği dış politikayla, Türkiye’yi dünya ve Ortadoğu ile ilişkilerinde sürüklediği yer içler acısı bir hezimettir. Ayrıca Erdoğan/AKP iktidarının, emperyalist efendilerini de yorduğu ve onlar tarafından gözden çıkarıldığı bilinmektedir. Referandumu kazanmasıyla konumunu daha da güçlendirmiş olan Tayyip Erdoğan ve onun AKP’sinin, Avrupa ve ABD emperyalizmine karşı alternatifsizlik ve meşruluk kartını daha rahat sallayacak imkanı elde etmiş olması, onun emperyalistlerle  ilişkilerini yeniden ve yeni bir düzeyde kurmasına vesile olacak, ama bu, uluslararası ilişkiler alanında işinin kolay olacağı anlamına gelmeyecektir. Zira emperyalistler için sorun, iktidar gücünün tek elde toplanarak merkezileştirilmesi değil, ama yaşamsal çıkarlarıdır, bölgede onlara bekçilik ve tetikçilik yapıp yapmayacağıdır. Emperyalistlerin AKP ile ilişkilerini de temelde bu olgu belirlemektedir.

Dış politikası ve Suriye macerası üzerinde bölgedeki durumu içler acısı olan AKP’nin ABD, AB ve Rusya önünde dizleri üzerine çökmek dışında bir alternatifi yoktur. Zaman zaman boyundan büyük işlere karışmaya yeltense de ayakta kalabilmeyi başarması için, bu emperyalist güçlerin dediklerini yapmaya hazırdır, dahası buna mecburdur. Çaresizlik içinde oradan oraya savrulması bunun bir sonucudur. “Emperyalistler, hele de yeni yönetimiyle ABD, fazlasıyla rahattır; zira içerde olduğu kadar uluslararası planda da büyük sıkışıklıklar içindeki Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının kendilerine belirgin biçimde yaltaklandıklarını, ilişkileri onararak açık desteklerini yeniden kazanmak istediklerini görüyorlar. Bu yönelimin kendisi işbirlikçi büyük burjuvazinin belli bir huzursuzluk taşıyan kesimleri için de dolaysız bir güvencedir.” (Referandum ve devrimci sınıf çizgisi, tkip.org)

İçerde ve uluslararası alanda biriken ve büyüyen sorunlar/açmazlar karşısında Erdoğan AKP’sinin hiçbir çıkış yolu ve siyasal programı yoktur. Onun, her derdin devası olarak gördüğü ve başarılması durumunda bunun “istikrar ve güçlü devlet” demek olacağı, “refahın artacağı, terörün önleneceği ve Türkiye’nin kanatlanacağı” biçiminde propaganda ettiği “başkanlık sistemi”nin de hiçbir sorunu çözemeyeceği ama daha büyük sorunlar yaratacağı çok geçmeden görülecektir. Bu da işçi sınıfını, emekçileri, kadınları, Kürtleri, Alevileri, öteki dinsel ya da milli azınlıkları daha kapsamlı saldırıların hedefi haline getirecektir. Çünkü yineleyelim ki toplumu yönetmek için eldeki tek seçenek baskı, terör, şiddet ve yalandır.

Zorlu döneme ve geleceğe hazırlanmak

Türkiye, dünyanın en bunalımlı bölgesi olan Ortadoğu’nun ortasında sonu gelmeyecek olan sayısız sorunlar ve bunalımlar ülkesidir. İçteki siyasal, sosyal ve toplumsal bunalım dinamiklerinin şiddeti ile uluslararası bunalım dinamiklerinin iç içe geçmesinin bunaltıcı girdabı içindedir. Bölgemizde ve ülkemizde süreçlerin hızlandığı, karmaşıklaştığı, savaş tehlikesinin büyüdüğü bir tarihi dönemdeyiz. Gelişmeler sürecin daha da ağırlaşacağını göstermektedir. Bunun tüm emekçilerin, ezilen ulus ve inançların yaşamları üzerindeki etkileri dayanılmaz düzeyde olacaktır. Devrimci siyasal mücadele ise her biçim ve yolla ezilmek üzere kesintisiz saldırıların hedefi olmayı sürdürecektir. Fakat önümüzdeki süreç sadece zorluklar değil, büyük fırsatlar da sunmaktadır. Zorlukları göğüslemek, fırsatları değerlendirmek görev ve sorumluluğu devrimcileri beklemektedir. Bunun ise örgütsel planda güçlenmeyi, sınıf ve emekçi kitleler içinde büyümeyi gerektirdiği bilinmektedir. Bunun gerçekleşeceği alan ise kuşkusuz sınıf hareketidir.

Dinci-faşist iktidar, sınıf ve kitle mücadelesinin, elbette ki devrimci akımların zayıflığını-geriliğini en iyi biçimde kullanarak, bugüne kadar işçi sınıfına, emekçilere ve tüm ezilen kesimlere kendi kölelik koşullarını dayatmayı başardı. Fakat bütün bu kapsamlı ve çok yönlü saldırıların, baskı ve sömürünün, ağırlaşan yaşam koşullarının, dipten dibe geleceğin büyük patlamalarını mayaladığından da kuşku duyulmamalıdır. Bugün Türkiye’nin işçi ve emekçileri, horlanan, aşağılanan ve ötekileştirilen tüm toplum kesimleri rejime büyük bir öfke duyuyor. Fakat çok farklı nedenlerin etkisiyle, henüz öfkesini pratiğe dökemiyor ve sınıf mücadelesi kanalına akıtamıyor. Elbette bu böyle devam etmeyecek, bu öfke ve birikimin kendisini kitlesel patlamalar halinde dışa vuracağı zaman eninde sonunda gelecektir.

Gelmesi kaçınılmaz olan zamanı yakınlaştırmak için çok yönlü olağanüstü bir çaba içinde olmak, patlamalar biçiminde geldiğinde ise onları en iyi biçimde ve hazırlıklı olarak karşılamak, tüm devrimcilerin, ama özellikle de sınıf devrimcilerinin tarihsel sorumluluğudur.