Sermayenin karanlığına karşı tek seçenek yeni Ekimler’dir! - Evrim Erdoğdu*

Burjuva ideologların “tarihin sonu” olarak ilan ettiği 1989’da Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun dağılmasından bugüne insanlık girmiş olduğu yeni devrimler döneminin içindedir. Ekim Devrimi 100. yılında proletaryayı sosyalist işçi-emekçi cumhuriyetini kurmaya, işçi demokrasisini inşa etmeye çağırıyor.

Türkiye’de sermaye iktidarının iç ve dış politikada yaşadığı tıkanıklığın ve çürümüşlüğün dolaysız bir ürünü olarak yalan ve manipülasyonun çığırından çıktığını görüyoruz. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı ve sonrası soğuk savaş dönemine damgasını vuran yalan ve aldatmaca ile kitleleri yönlendirme yöntemleri, ’89 çöküşünden bugüne bilgisayar ve iletişim teknolojisinin gelişiminin de etkisiyle ilerledi. Bu, aynı zamanda kitlelerin izlenmesi, gözetlenmesi, düzen sınırlarının dışına çıkan her düşüncenin ve eylemin denetlenmesi anlamına geliyor. Örneğin televizyonların günümüzde bulunduğu her evi dinleyen, gözleyen bir kameraya dönüşmesi, çağımızın teknik ilerlemesinin egemen burjuva sınıfın elinde nasıl bir silaha dönüştüğünün küçük bir göstergesi.

“Büyük biraderin” ablukası

Burjuva iktidar aygıtının faşist baskı ve zorbalıkla kitleleri köleleştirdiğini, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı yıkımın aynasında kurguladığı distopyası ile George Orwell çarpıcı ve yalın bir şekilde anlatmıştır. 1984 romanı, 1940’ların ikinci yarısından geleceğe yapılmış bir yolculuktur. Geleceğin dünyasının 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında nasıl olacağının karamsar bir tasviri yapılmıştır.

Ekim Devrimi’nin 100. yılında yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler döneminin içinden geçerken, romandaki dünya günümüzdeki dünyanın bir kopyası gibidir. Dünya Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya olmak üzere 3 süper devlet arasında paylaşılmıştır. Okyanusya ülkesi 4 bakanlık tarafından yönetilir. Resmedilen, burjuva devlet aygıtının yanılsamalarla kitleleri aldattığı bürokratik-militarist işleyişidir.

Savaştan sorumlu bakanlığın ismi Barış Bakanlığı; basın-yayın, eğlence, eğitim ve sanatla uğraşan ve adeta yalan makinesi olarak çalışan bakanlık Doğruluk Bakanlığı; toplum düzenini sağlayan ve düşünce polisi ile işlerini yürüten işkence merkezinin adı Sevgi Bakanlığı; toplumun kıtlık ve yokluk içinde yaşamasını örgütleyen ekonomi bakanlığının adı ise Bolluk Bakanlığı’dır. Sevgi Bakanlığı’nın binasının tek bir camının dahi bulunmayıp etrafının dikenli teller, çelik kapılar, silahlı muhafızlarla çevrili olması ise ironik bir kurgudur.

Dünyada emperyalist güçler arasında bitip tükenmeyen nüfuz mücadelesinin neden olduğu kıyıcı savaşlar 3 süper devletin hegemonyalarının birbirine denk olması yönünden kısır döngü halini almıştır. Esasında soğuk savaş dönemine işaret edilir. Savaşın düzenin işleyişi ve kitlelerin yönetimindeki rolünün vurgulandığı açıktır. Şu andaki düşman mutlak kötülüğü temsil eder ve onunla geçmişte de gelecekte de herhangi bir barış durumu söz konusu olamaz. Bu, gündelik politikadaki söylemdir. Modern propaganda ve ideoloji araçları ile bu düşünce kitlelere “zorla” kabul ettirilir. Okyanusya, Avrasya ile savaş halindeyse, Doğu Asya ile ittifak halindedir. Ancak kısa bir süre önce Avrasya ile ittifak kurulduğu gerçeğinin üzeri özel aygıtlarla örtülür. Tarih, Doğruluk Bakanlığı tarafından yazboz tahtasına çevrilmiş, gerçekleri kanıtlayacak belgeler hızla silinivermiştir. Tarih bilinci silikleşmiş, tarih tamamen egemenlerin çıkarlarına göre yeniden yazılmış, bu sürekli bir hal almıştır.

İktidar aygıtı eliyle gerçekle ilgisi olmayan yalanlar kitlelere sistematik bir şekilde enjekte edilir. Düzenbazlık genel bir yönetme biçimi haline gelmiştir. Her şey yalan üzerine kuruludur. Bolluk Bakanlığı, 60 milyon ayakkabı imal edilmişken, bunu 2,5 kat fazla gösterir. Öte yandan halkın yarısı çıplak ayakla dolaşmaktadır.

Baskı, uyuşturma ve propaganda aygıtlarının kullanım biçimi günümüzden hiç de farklı değildir. Telescreen adı verilen, tüm kamusal ve kişisel yaşam alanlarında bulunan ekranlarla herkes izlenmektedir. Üstelik her an.

“Big brother seni gözetliyor” yazısının üzerinde dev fotoğrafıyla iktidarın tüm gücünü elinde toplayan Ağabey’in sert bakışları asılıdır. Telescreen ile her bireyin tüm davranışları kontrol altındadır. İdeolojik hegemonya devletin günlük 2 dakikalık nefret seansları ile kitlesel bir psikolojik şiddet biçiminde de kendini gösterir. Günümüzün milliyetçi-şoven gericiliğinin bir tezahürü canlanır. Saat 11.00 olduğunda tüyler ürperten haykırışlar fonda duyulur. Sisteme muhalif olduğu söylenerek halk düşmanı olarak ilan edilen Emmanuel Goldstein’ın yüzü perdede belirir. O, Ağabey’in düzeyinde bir parti yöneticisiyken, ihanet etmiş, idama mahkum edilmiş, kaçmıştır. Ekranda çığlıklar atılırken, fonda savaşıldığı söylenen Avrasya ordusunun askerleri geçmektedir. 30 saniye geçmiş, ekran karşısında toplu halde törene katılanlar öfkeden kendini kaybetmiş, çığlık çığlığa bağırmaktadırlar. Nefret seansları ile kitleler zorunlu olarak yapay öfke selinin canlı bir öznesi haline getirilirler.

İktidarın toplumu denetim altında tutmak için kullandığı mezhepsel, etnik ayrımcılık, kutuplaştırma, karalama politikasının aynı zamanda kitlesel bir afyon etkisi yapmasının etkili bir ifadesidir. İktidarın bu dişlisine uygun hareket etmeyen ise hızla “buharlaşır”: Yaşadığı bile kayıtlardan silinir. Faşist-militarist polis devletinin en büyük hedefi kitlesel itaattir. Ancak itaat dahi düzen açısından yeterli olmaz, koşulsuz, gönüllü bir bağlılık istenir. O nedenle Okyanusya’da Ağabey’e itaat yeterli değildir, aynı zamanda sevmek şarttır. Bu koşulsuz bir biat demektir. Biat etmeyen, düşünce polisinin eline düşer.

Rejimin sürekliliğini sağlamak için Gerçek Bakanlığı geçmişi kesintisiz bir şekilde tahrif eder. Tarih durmaksızın bu nedenle yeniden yazılır. İktidardaki parti bütün arşivleri, üyelerinin hafızalarını kontrol ettiğinden zihinlere de bu sayede hükmeder. Partinin sloganı bunun kanıtıdır. Savaş barıştır, hürriyet esarettir, cehalet kuvvettir.

Sermaye düzeninde iktidar aygıtını elinde bulunduran sermaye sınıfı toplumsal bilinci felce uğratmak amacıyla sürekli aynı yöntemleri izliyor. Kitleleri manipülasyonla aldatmak, gazeteler, televizyon kanalları, radyolar, internet siteleri başta olmak üzere tüm kitle iletişim ve haberleşme araçlarını sınıf çıkarlarının doğrultusunda tek elde toplamak bugün en gelişmiş demokrasi ile yönetildiği söylenen ülkelerin devlet aygıtlarının geleneksel politikasıdır. Burjuva demokrasisinin kendisi baştan aşağıya açık bir yanılsama üzerine kurulu olduğundan sahtekârlık ve yalan da mayasında vardır. George Orwell’in 1984’ünde bu, çift düşünce olarak tanımlanır. Karşılığı ise özünde çıkarlara ters gelen gerçeği unutmak, gerektiğinde onu hatırlamak, gerçeğin varlığını inkar etmek ve yalan söylemektir. Muhalif düşüncenin yok edilmesi amacıyla Arıdil diye bir dil icat edilip özgür düşüncenin kendini kelimelerle ifadesi imkansızlaştırılır. Kelime sayısı azaltılır. Kelimeler, özellikle zıt anlamlı olanlar yok edilir.

“Emperyalizm bir şiddet ve gericilik eğilimidir; çağdaş dünyadaki her türlü gericiliğin temel dayanağıdır. Faşizm, burjuva gericiliğinin emperyalist aşamadaki yoğunlaşmış biçimidir. Devlet yapısında kurumlaşmayı başardığında, faşist diktatörlük biçimini alır.” (TKİP Programı)

30 milyonu Sovyet insanı olmak üzere on milyonlarca insanın yaşamına mal olan 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında kaleme alınmış olan 1984’ün anlattığı düzen budur. Emperyalist-kapitalizm tarihin çöplüğüne gönderilene kadar tüm insanlığı tehdit eden bu karanlık hüküm sürmeye devam edecektir.

Karanlığa boğulmak istenen Türkiye

Haziran Direnişi sonrasında kendini yeniden tahkim eden sermaye devleti iflas eden dış politikası, rejim krizi, ekonomik darboğazı, Kürt sorununun açmazı içinde işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskıyı tırmandırmaktadır. Yalnızca Türkiye değil, tüm dünya Orwell’in 1984’ündeki Okyanusya’sında kendini bulmuş durumda. Dünya denetleme ve izleme yöntemleri ile küresel bir hapishaneye dönüştürüldü. Ve bu gericilik dalgası burjuva devletin işçi ve emekçilerin devrimci mücadeleleri sonucunda bürünmek zorunda kaldığı demokrasi kabuğunun kırılması ile oluştu.

OHAL süresince Türkiye cephesinde yaşananlar bunun kısa bir özetidir. İlerici, devrimci, demokrat siyasal örgütler ve partiler kıskaç altında. HDP milletvekilleri, belediye başkanları hapiste. Devrimci, sosyalist, muhalif derneklerin, gazetelerin, dergilerin kapısına mühür vuruldu. Şu an Türkiye hapishanelerinde, ülke tarihindeki en yüksek sayıda siyasi ve devrimci tutsak bulunuyor. Burjuva düzen içi muhalefet dahi ağır bir baskı altında. Cumhuriyet gazetesi yazarlarının kafes tecridi altında hücrelere kapatılması bunun bir örneğidir. Yanı sıra söz, basın, toplanma hakkı ortadan kaldırıldı. KHK’larla iş güvencesi kökten yok edildi. Kamu emekçileri kapı önüne kondu. Düzenin tüm kurumları gibi referandum/halk oylaması, seçim gibi siyasal faaliyetlerin tam bir orta oyunu olduğu gün gibi ortaya çıkıyor. İki tercihli bir sandık oylamasında ‘Evet’ demek dışında kitlelere başka bir yol bırakılmıyor.

Kısacası işçilerin, emekçilerin ve tüm toplumsal öznelerin kendilerini siyasal olarak ifade etme, örgütlenme vb. hakları, yani tüm demokratik hak ve özgürlükler askıya alınmış durumda. Tüm bu hakların varlığı burjuva devletin militarist-bürokratik karakterini değiştirmez. Ancak bu hakların yok edilmesi çıplak bir şekilde sermayenin faşist diktatörlüğünü ortaya çıkarır. Özünde burjuvazinin tekelindeki yasama, yürütme, yargının görünürdeki kuvvetler ayrılığı, kuvvetlerin bir olduğu polis rejimine bürünür.

Orwell’in esasında diktatörlük olarak tanımlayarak Sovyet rejimi ile Hitler faşizmini aynı kefeye koyduğu 1984 romanı bugün kapitalist devleti anlatan bir anlama bürünmüştür. Tüm insanlığın geleceğini kurtaran Sovyetler, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası modern revizyonizm tarafından bürokratik yozlaşmanın kıskacına alınmıştır. Modern revizyonizmin parti-devlet iktidarını ele geçirmesi ile geriye dönüş tümden engellenemez hale geldi. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı yıkım bunun en önemli nedeniydi.

Burjuva ideologların “tarihin sonu” olarak ilan ettiği 1989’da Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun dağılmasından bugüne insanlık girmiş olduğu yeni devrimler döneminin içindedir. Ekim Devrimi 100. yılında proletaryayı sosyalist işçi-emekçi cumhuriyetini kurmaya, işçi demokrasisini inşa etmeye çağırıyor. 1989’da çöken, Ekim Devrimi’nin tarihsel kazanımlarına açılan modern revizyonist saldırıların ardından bürokratik devlet kapitalizmiydi. Ancak tasfiye edilen sosyalizmden geriye kalanlar bile işçi ve emekçilerin yaşamının ekonomik-sosyal olarak ne kadar ileri olduğunu kanıtlar.

Burjuva liberaller açısından burjuva cumhuriyeti demokratikleştirmenin hayal olduğunu günümüzün gelişmeleri tüm keskinliği ile anlatmaktadır. Burjuva cumhuriyet her daim gerici karakterini korur ve yıkılıp yerine işçi sınıfının özgürleştiği sosyalist işçi-emekçi iktidarı kurulmadıkça bu gerçeği değiştirmek imkansızdır. Bu karanlığı dağıtmak yalnızca işçi sınıfının siyasal mücadele sahnesine çıkmasından geçmektedir. Tüm tarihsel gelişmeler bu nesnel koşulları beslemektedir.

* TKİP dava tutsağı