“İşimize ve iş güvencemize sahip çıkıyoruz!”

İşten atılan kamu emekçisi ve ESM Ankara 1 No’lu Şube yöneticisi Ömer Kök ile konuştuk…

- 15 Temmuz’dan bu yana kamuda topyekûn bir tasfiye süreci yaşanıyor. Siz de 29 Ekim 2016’da yayınlanan KHK ile işten atıldınız. Bu tasfiye sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- AKP geldiği dönemde elindeki ilk dosyalardan biri kamu personeli rejimi yasa tasarısıydı. Yani güvencesiz ve esnek çalışmanın kamu alanında da başlatılması, güvencesiz ve esnek çalışmanın kamu alanında da yaygınlaştırılması fikirleri her zaman oldu. Bu yüzden 2004’te bu yasayı gündemleştirmişlerdi. O dönemde hem toplumsal muhalefet daha yüksekti hem de AKP’nin ajandasında daha öncelikli farklı gündemler vardı, geriye çekmek durumunda kaldılar. Ama bu kamu personel rejimi yasa tasarısını hiçbir zaman gündemden düşürmediler. 2008-2009’da yine gündeme taşıdılar. 2012’de de gündemleştirdiler. Yandaş sendikaları Memur-Sen eliyle de çalıştaylar yaptılar.

Yasallaştıramadıkları durumda da genelde kapitalist iktidar biçiminin bir yöntemi olan önce fiili uygulama sonrasında yasal uygulama biçimini tercih ettiler. Yaklaşık son 10 yıldır tamamen yasadışı, 657’ye aykırı idari uygulamaları yaygınlaştırdılar.

O süreci biz gördüğümüzde, Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM) olarak hem kendi şubemizde hem de merkezi düzeyde her zaman dillendirdik. Burada ciddi bir saldırı var, iş güvencesine, kamu personel rejimine yönelik ciddi bir saldırı var. Buna karşı örgütlü bir duruşun gerçekleştirilmesi ve o günden örgütlenmesi üzerine tartıştık.

Örgütlü olduğumuz işyerlerinde sayımıza bakmaksızın, yetkili sendika olup olmadığımıza bakmaksızın her türlü fiili yasadışı uygulamaya direnç gösterdik. Mahkeme yoluyla olsun, filli uygulamalara fiili direniş yoluyla olsun tepkimizi her zaman gösterdik. Aslında kendi bakanlığımız nezdinde bizim işten atılmamızın en büyük nedeni bu fiili direniş durumu oldu. Biz bu süreci öyle okuduk. Özelde direnen, sol-sosyalist insanların kamudan tasfiyesi… Ama asıl olarak iş güvencesini tamamen ortadan kaldıracak bu saldırının yasalaşma sürecinde direnişi örgütleyebilecek unsurların temizlenmesi gibi bir amaçları var yani. Bu yüzden de ihraç edilen ESM’li kamu emekçileri olarak işyeri önünde yaptığımız eylemin şiarı da “İşimize ve iş güvencemize sahip çıkıyoruz!” oldu.

- Kamuda yaşanan bu tasfiye sürecinin 15 Temmuz ve OHAL rejimi ile bağı açısından ne söyleyebilirsiniz?

- Evet, ben biraz emek yönüne dönük saldırısını dile getirdim. Bunun bir de siyasal karşılığı var.

Dikkat edersek AKP iktidara geldiğinden bu yana Abdülhamit döneminden başlatılan bir tarih okuması yapıyor. Yani 1920’lerdeki uluslaşma süreci olarak ifade edilen tarihsel süreci görmezden gelen, ama onu çok da yadsımayan bir siyasal ideolojik tarih okuması yapıyor. Bu siyasal ideolojik tarih okumasının içinde de biat etmiş ve itaat eden bir emekçiler kitlesini her zaman düşündü.

15 Temmuz’daki darbe girişimi diye ifade edilen şeyin kendisi aslında bu tarih okuması içerisinde yaratmak istedikleri Türkiye fantezisinin karşılığıydı. Nasıl bir Türkiye? Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabından esinlenen ve oradan kaynağını alan, Ortadoğu-Avrasya’da öncülük eden bir emperyalist odak olan Türkiye ideali… Bir tarafı ile siyasal olarak Erdoğan’da ifadesini bulan bu.

Ama aynı zamanda Erdoğan’ın bunun dışında olan bir iktidar paylaşımı var. Siyasal olarak yolunu açan Erdoğan ve ekibi karşısında duran, ayak direyebilecek olan bütün unsurları temizleyerek devam ediyor.

15 Temmuz öncesinde de 15 Temmuz benzeri vakaları yaşadık. Bu sadece teknik bir darbe meselesi değil, iktidar ittifak ilişkilerinin değişiyor olması ile ilgili bir şey bu. Dün Ergenekoncuları temizledikleri bir yerde 2011-2012’den sonra Ergenekoncuları yanına alan bir ittifak ilişkisiyle, daha önce ittifak kurdukları Fethullahçılarla bir yol ayrımına giden bir iktidar savaşı… 15 Temmuz’la birlikte ölen insanlar da bunun malzemesi ve kurbanı olarak kullanıldılar. Ve bu kurban olma durumunu da toplumsallaştırıyor iktidar savaşında.

Bunu yaparken toplumsal muhalefet dinamiklerini de yok etmeye çalışıyor. Kamuda yüz binin üzerinde ihraç varken bunun içerisinde 3500 civarı da sol-sosyalist KESK’li kamu emekçisi var. Bu tasfiyedeki siyasal mesajın da bu olduğunu düşünüyorum. İleride önünde engel olabilecek unsurları bugünden tasfiye etmek ve bunların öznesi olan siyasetlere de “Bundan sonra benim yolum budur. Ya uyarsınız ya da tasfiye olursunuz!” denilerek verilen bir mesaj var. Anlaşılan o ki mesaj alınmış. Bugün bu kadar tasfiye ve baskı sürecinin olduğu bir yerde sol-sosyalist siyasal öznelerin sokakta olmayışı bence bu mesajın bu taraftan okunduğunu gösteriyor.

- KESK’in bu kapsamda bir saldırıya yeterli tepki verememesini böyle mi gerekçelendiriyorsunuz?

- Aynen. Toplumsal mücadelenin bütün dinamiklerini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir saldırı planını hayata geçiriyorlar. Tüm sol-sosyalist siyasal özneler de bunu böyle okuyor. Ama bu okuma karşısında ortaya çıkması gereken bir direnç beklentisi varken bizde tam tersi bir korku atmosferi yarattı. Belki de 15 Temmuz’da AKP’nin kendi kitlesini sokağa çıkardığını gördükten sonra, yani diğer %50’nin sokağa çıktığını gördükten sonra bir savunma, kendisini koruma refleksi olabilir bir yönüyle.

Aksi durumda ortaya çıkan baskıya doğa yasası gereği bir karşı çıkış olur. Tam tersi burada baskı arttıkça bir sokağa çıkmama hali var. Ve sokağa çıkmama hali toplumun sokağa çıkmamasından öte siyasal öznelerin kendilerini sokağa çıkartmama durumu olarak yaşanıyor.

KESK de toplumsal muhalefetin içinde bulunan siyasal öznelerden farklı bir örgütlenme değil. Aslında her biri o siyasal öznelerin toplamını da ifade eder. Hem yönetim, hem kadroları olarak. Siyasal öznelerin bu kadar geri çekildiği bir yerde bu tablo KESK’e de böyle yansıyor.

Direnme kararı alıp, yazıp, sonra da “bunu uygulayın” demek biraz durumu kurtarmanın ifadesi. Eğer KESK’i, KESK yönetimlerini oluşturan siyasal özneler bugün gerçekten direnme kararı alsın KESK’in bundan çok daha ileri kararlar alacağını, ortaya bir direniş hattı da koyabileceğini düşünüyorum. Aslında toplumun kendisi bunu bekliyor zaten. KESK’in ortaya bir şey koymasını bekliyor. Hatta karşı muhatabımız iktidarın kendisi de burada biraz şaşırıyor. KESK’ten beklediği davranış bu değil. KESK’ten beklediği davranış, bu kadar haksız hukuksuz uygulamaya karşı bir direniş göstermesi… Fakat bunu gösteremedi KESK. KESK derken, burada aslında KESK’in içindeki siyasal öznelerden, KESK yönetimindeki siyasi anlayışlardan bahsediyorum. Aksi durumda KESK’in içinde birçok bileşen var. Farklı siyasal özneler var, örgütlü olmayan özneler var.

- KESK içinde bu süreç nasıl algılandı, değerlendirildi?

“FETÖ” iddiası ile ihraçlar başladığı dönemde “Cemaatle kavga ediyorlar, cemaati tasfiye etmeye çalışıyorlar” algısı vardı KESK’te ya da çevremizde. Ama bu algı çok uzun sürmedi. Sonra “Olsa olsa Kürtlere dönük bir tasfiye yaparlar” dediler. 1 Eylül itibariyle barış imzacılarını hedef gösterdiler ve barış imzacılarını işten atmaya başladılar. O zaman da algı şuydu. “Evet Kürtlere dönük yapıyorlar ama orada kalır. Onlarla kavga halindeler zaten. Çözüm masası devrildi ve bunun karşılığı olarak bu adımı atıyor!” diye düşünüldü. Onun dışında kalan unsurlar yine kendilerine gelmeyeceğini düşündü. Ama çok hızlı bir şekilde, 29 Ekim’de “FETÖ”yle ya da Kürt hareketiyle alakasız unsurlara dönük bir saldırı gerçekleşti. Ki ESM’de de tasfiyenin en yoğun olduğu tarih 29 Ekim’dir. Bu sefer şöyle bir algı oluşmaya başladı. “Atılanlara baktığımızda kadro olanlar, sivri olanlar, çok hareketli olanlar, dönemi doğru okuyamayan arkadaşlarımızın reaksiyonlarına karşı iktidarın reaksiyonu” algısı oluştu kafalarda. Fakat bu aynı okumanın bedeli olarak Kasım’ın 22’sinde tekrar ve beklenmedik daha yoğun bir ihraç oldu. Biz o tarihe kadar KESK örgütlülüğü içerisinde bir karşı koyuşu örgütleyemeyişimizin bedelini ödemeye başladık.

Ancak 29 Ekim ihraçlarından sonraki süreçte direnişler başladı. Sendikanın bu pasif tutumuna hayır diyenler, yaşananları siyasal iktidarın toplumsal muhalefetin bütününe yönelik bir saldırı olarak okuyanlar bir şeyler yapmaya çalıştılar ve sokağa çıktılar o OHAL sürecinde. Nuriye hocanın Yüksel’de, Acun hocanın okul önünde yaptığı eylemlerle başladı direnişler. Ve bu eylemler hem sendikaları sıkıştırdı hem de ihraç edilen diğer arkadaşları vicdani olarak sıkıştırdı. Bu sıkışmanın ürünü olarak KESK bir yürüyüş eylemi koydu. Ama bir laf vardır; “Namazda gözü olanın ezanda kulağı olur!” diye. Bir mücadele hattının ortaya çıkarılamayacağına inanılarak alınan bir karar ve örgütlenen bir eylem doğal olarak başarısız oldu. 2000’in üzerinde ihracın olduğu bir yerde 120 kişi ile bir yürüyüş yapıldı. Devletin o dönemdeki baskılarıyla da o az sayıdaki insanın direnişi karşılaşınca devamı getirilemedi. KESK yönetiminin gönülsüz atmak zorunda kaldığı adımlardan bir diğerini de “İhraç Kurultayı”nda yaşadık.

Ama ortaya çıkan bir irade beyanı vardı. Hem Yüksel’de, hem de KESK’li kamu emekçilerinin bir bölümünde. Onun ürünü olarak farklı yerlerde direnişler başladı. İstanbul’da, Bodrum’da, Didim’de, Malatya’da direnişler başladı. Bu aslında KESK örgütlülüğünün dışında, haksızlığa uğradığına inanan ve bunun farkında olan insanların bireysel kararları ve KESK içinde yer alan birkaç grubun zorlaması ile ortaya çıkan bir inisiyatifti. KESK’in burada yapması gereken kendisinin örgütlü olarak yapamadığını yapan, OHAL’i fiili olarak kıran iradeyi örgütlü bir iradeye çevirmesiydi. Çünkü korku da bulaşıcıdır cesaret de bulaşıcıdır.

Biz arkadaşlarımızın, korkan arkadaşlarımızın korkusunu ne yazık ki bugüne kadar yıkamadık. Nuriye ve Semih bugün tutukluysa, biz bunun bedelini ödüyoruz. Arkadaşlarımıza o cesareti taşıyamamanın bedelini ödüyoruz.

KESK yönetimlerini tutan siyasal özneler ortaya konulan bu bireysel ya da grupsal iradelerin kendisini görmezden geldi. Bu direnişleri “bireysel, grupsal direnişler, sendikamızın aldığı kararlara aykırı eylemler” olarak değerlendirdi.

Oysa, biz 29 Ekim’de atıldıktan sonra bir dizi atılan arkadaş olarak oturup tartışıp sendikada aldığımız direniş kararlarını, eylem-etkinlik karar önerilerini KESK’e, KESK Şubeler Platformu’na götürdük fakat ortaya bir şey çıkmadı. “Kurullarımızdan böyle kararlar çıkmıyor!” dendi. “Sendikamızın kurulları direnmeyi tercih etmiyor!” gibi bir atmosfer yaratıldı.

Bu tartışmalar sırasında Eylül ayında KESK yönetiminin bir kararı varmış, onu öğrendik. İşyeri önlerinde direnme kararı alınmış. Yazı yazılmış, gönderilmiş sendikalara fakat altını dolduracak bir irade konulmamış. Biz bu iradenin altını doldurmak adına ESM Ankara 1 No’lu Şube olarak işyeri önünde direnişe başlama kararı aldık. Şube Yönetim Kurulu ve Temsilciler Kurulu olarak direnişi takvimlendirdik de. Çünkü biz biliyoruz, bu süreç bugünden yarına kazanılabilecek bir süreç değil. Ancak tepki kitleselleştirilebildiğinde bir kazanıma dönüşecek, biz bunu kitleselleştirmenin bir adımı olarak işyeri önü eylemlerimizi bir hedef olarak önümüze koyduk. Ve KESK’in kararı gereği de bunu hayata geçirdik.

Enerji Bakanlığı’na bağlı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü önünde koyduğumuz bu iradenin doğru bir irade olduğunu karşı muhatabımız, siyasi iktidar da gördü. En demokratik ve en barışçıl eylemimiz olan işyeri önünde işten atılanlar olarak oturma eylemimize yönelik ciddi bir saldırı ile karşı karşıya kaldık o dönem. Normalde eylemin başında bile herhangi bir müdahale düşüncesi olmayan emniyete bir yerlerden haber geldi ve bir damadın emriyle orada biz gözaltına alındık. Şu dönemde çok popüler, damatlar popülerliği var. Bizim işten atıldığımız Enerji Bakanlığı koltuğunda da bizzat Erdoğan’ın damadı oturuyor. Fakat orada örgütlü koyduğumuz direniş sayesinde takvimlendirdiğimiz şekilde eylemimizi yaptık ve sonlandırdık. Sonlandırmak derken, işyeri önündeki oturma eylemimizden bahsediyorum. Önümüzdeki süreçte örgütlülük içerisinde alınacak olan bütün kararları sonuna kadar hayata geçirip direnişi örgütlemeye devam edeceğiz. Belki kendi işyerimiz önünde oturma eylemini bitirdik ama Yüksel’de devam ediyoruz, Ulus’taki işyeri önünde Cemal Yıldırım ile birlikte devam ediyoruz, Dikmen’de Halk Sağlığı Merkezi önünde Mahmut Konuk ile devam ediyoruz. Önümüzdeki süreçte diğer arkadaşlarımızın da işyeri önlerinde direnişler örgütleyip hayata geçirilmesi için sorumluluk almaya çalışıyoruz.

- Sürecin bundan sonraki seyri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

- Benim AKP iktidarı döneminde gördüğüm ve AKP’nin dengesini bozan birkaç şey oldu. Birisi 2008 krizi ve o krizde kitlenin refleksiydi. 200 bin kişinin Sıhhiye’de toplandığı ve bir öfkeyle karşı koyduğu eylemlerin onu ciddi şekilde korkuttuğunu biliyorum. İkincisi Tekel işçilerinin ortaya koymuş olduğu direnişin kendisi. Ankara’daki çadır kent direnişinin kendisi. Çünkü talebi herkes tarafından sahiplenilebilecek bir talepti. 4-C gibi bir güvencesizliğe karşı güvenceli çalışmayı talep eden bir direniş ortaya koydular Tekel işçileri ve o direnişe bütün Türkiye’den bir sahiplenme gerçekleşti. Direnişle birlikte özneleşen bir toplumsal muhalefet oldu ve bu muhalefet köşeye sıkıştırmıştı onu. Fakat o dönem duyarlılığın ötesinde onu örgütleyip ileriye taşıyabilecek bir irade olmayışından kaynaklı direniş çok ciddi özverilerde bulunarak ortaya konulmuş bir direniş olarak tarihe geçti. Ancak bugünden baktığımızda o direniş korkutmuştu. Bugün de AKP’yi korkutacak şey budur.

- Peki, Haziran Direnişi?

- Haziran Direnişi’nin kendisi iktidara yönelik bir talep değil, iktidara yönelik bir tepkinin ürünüydü. O tepki en militan şekilde verildi. Kaldırım taşlarını söküp kurdukları barikat aslında bunun bir ifadesiydi. Bir tepkinin ürünü olarak ortaya çıktı ve karşılığı buldu. Ama Tekel direnişinde ya da örneğin emek hareketinin içindeki metal fırtınanın içerisinde başka bir şey var. Onların verili olan düzenini bozan ve onlardan talep eden direnişler bunlar. 2003’ten beri hem işçiler hem de kamu emekçileri içindeki güvencesizliği yaygınlaştırmak istediği yerde bir itiraz. O yüzden biraz daha farklı bir yer duruyor.

Burada da gördüğüm kadarıyla işyerleri önündeki direnişlerin diğer kamu emekçileri ile temas etmesini istemiyorlar. Şu anda fiilen yaratmış oldukları kamudaki güvencesiz çalışma atmosferini kırabilecek eylem ve etkinlikler bunları korkutuyor. Bunların başında da işyeri eylemleri geliyor. Ben önümüzdeki dönemde öncelikli olarak 3500 KESK’li ihracın içerisinde olduğu ve inisiyatif aldığı işyeri önü eylemlerinin ciddi oranda AKP’yi sıkıştırabileceğini düşünüyorum. Çünkü çok haklı ve meşru bir talep. “İşimizi geri istiyoruz! Haksız ve hukuksuz atıldık, bunun hesabını istiyoruz!” demek toplumun bütün kesimlerinde karşılık bulacak bir şey. 3500 diye niye diyorum? Diğer atılan kesimin kendi içerisinde bir hak isteme kültürü yok. Ya buraya gelecekler, bunun içinde yer alacaklar ya da köşelerine çekilip kaderlerine razı olacaklar. Zaten şu anda KESK’li ihraçlar dışında ihraçlar kaderlerine teslim olmuş durumda. Gelecek ne getirirse onu en başından kabul etmiş bir kitle var. Bunların içerisinde birçoğu polis ve yıllardır bize şiddet uygulayan ya da bu şiddetin parçası olmuşlar. Sürekli emekçileri değil devleti ve devlet iktidarını yüceltmiş, onlara hizmet etmiş bir kesim bunlar. Diğerlerinde de şöyle bir durum var. Yıllarca Samanyolu TV’de, Zaman Gazetesi’nde sokakta mücadele eden insanlar halka içerisine alınıp terörist ilan ediliyordu. Onlara zaten bu yayınlar üzerinden biat etmeleri öğretildi. Onların içerisinden bu yanlışı görüp doğru olanı anlayanlar zaten işyerleri önünde bizim ortaya koyduğumuz iradeye geleceklerdir diye düşünüyorum.

Bu süreci terine çevirecek ve bizi yeniden cesaretlendirecek olan şey KESK’in içindeki ve bunun dışındaki toplumsal muhalefet diye ifade ettiğimiz siyasal öznelerin irade koyması ve ihraç edilmiş KESK’li kamu emekçilerinin işyerleri önünde koyacakları etkinliklerdir diye düşünüyorum. Aksi durumda saldırılar artarak devam edecek, bugün 3500 olan sayımız yarın 350 bine çıkacak. Yani bunun garantisini veriyor zaten bu siyasal iktidarın kendisi.

Yüksel direnişi ise konunun toplumsallaşması açısından önemli bir yerde durmakla birlikte kendi dinamiği içerisinde akıyor. Sonuçta meydanlarda konulan eylem bir iradi eylemdir, bir irade beyanıdır. Bir direnme iradesidir. Ve bu beyanı yaptık. Şimdi bunların üzerine bir şeyler koyabilmemiz gerekiyor bizim. Bu da işyerleri önünde insanlarla temas etmek.

KESK içinde kimi siyasi unsurlardan arkadaşlarımız; “Direnişler iyi güzel ama işyerlerindeki arkadaşlarımızı işin içerisine çekmemiz lazım. İşyeri çalışmaları yapmalıyız!” diyorlar. Fakat onlar da bu işyeri çalışmalarının ne olduğuna dair somut bir şey ifade etmiyorlar. O yüzden bir işyeri çalışması anlamında da o emekçilere temas etmek, dokunmak gerekiyor. Israrla onlara mücadele etmek zorunda olduklarını ifade eden pratik bir duruş olarak işyeri önü eylemlerini hayata geçirebilmeliyiz. Biz o kitlelere temas edeceğiz, o emekçilere iktidarın yaydığı korkuya karşı biz cesareti vereceğiz. İktidardan medet uman değil, kendi gücümüzden medet umacağız. Bütün sorunları kendi gücümüz ile aşacağımız inancıyla sokağa çıkıp talep edeceğiz.

Kızıl Bayrak / Ankara